Translate / dil çevirici

17 Mayıs 2008 Cumartesi

RENE DESCARTES

RENE DESCARTES

Hak ettiği gibi modern felsefenin babası olarak bilinen Rene Descartes (1596-1650) tarihin en etkili insanlarından biriydi. Yaşadığı çağın taş kafalı tahammülsüzlüğü, Galileo’nun başına getirdiği gibi onun da kendini ifade etmesine engel olmuştu.

Özel hayatı hakkında çok detaylı bilgi olmamasına rağmen hakkında bilinen az şeylerden biri, kendisi 44 yaşındayken kızı Francine’nin ölmesinin onun için ağır bir darbe olduğudur. İsveç Kraliçesi Christina’yı ziyaret amacıyla bulunduğu İsveç’te zatüreden ölmüştür.

Descartes ketum biriydi, ama Cizvitler tarafından yetiştirildiğini ve özgür düşünceyi savunanların ölümle, işkenceyle ya da ikisiyle birden cezalandırılabildiği bir çağda yaşadığını (özgür düşünce savunucularına bu çağda da farklı bir şey yapılmıyor aslında. Pek de bir şey değişmiş sayılmaz.) dikkate alınca, bu o kadar da abartılı değildi.

Descartes, “Cogito, ergo sum” (düşünüyorum, öyleyse varım.) diyerek kendinden başka herkesin, kendi bilgisine ilişkin ciddi kuşkularını dağıtmasını sağladı. Bir anlamda onun felsefesinde birinci şahıs çok fazla yer tutar. Cogito (düşünüyorum), açıklayıcı potansiyelden yoksun olmakla suçlanacak çok sayıda beyanından ilkiydi onun. Ama yine de şöhretini garantilemiş bir sözdür. Descartes’e çalışmalarına devam etme gücünü veren bu söz olmuştur.

Öncelikle matematikçi, dolayısıyla matematiksel mantığa alışkın olan Descartes, matematiksel akıl yürütmenin son derece kesin görünen felsefenin nispeten tartışmalı alanlarına uygulamaya karar vermişti. “ İnsanın bilgisi dahilindeki her şey aynı şekilde birbiriyle bağlantılıdır.” Diye düşünmekteydi. Gökyüzünde ve yeryüzünde felsefenin hayal ettiklerinde çok daha fazlası var. Ve bunu başaracak insan Descartes’tı. Her şeyden önce matematiksel bir kesinlik arıyordu.

Descartes, Fransa’da ,Tours yakınlarındaki La Haye’da dünyaya geldi. Anjou’daki La Fleche’te yeni kurulan Cizvit okulunda öğrenim gördü. İleride etkisiyle önce sorgulanıp sonra yerle bir edilmesine sebep olacağı skolastik felsefeyi orda çok iyi öğrendi. Aynı zamanda Aristoteles’in düşüncelerine karşı düşünceler oluşmaya başlamıştı Descartes’ta. Ardından Poitiers’de başladığı hukuk öğrenimini 1616’da tamamladı. 22 yaşına gelince, “düşünmek için zaman” bulma isteğiyle Nassau Kontu Maurits’in “Protestan” ordusuna katılarak Cizvit eğitmenlerinden ayrılmış oldu. Ulm’da seferdeyken, bilimleri birleştirmek üzere bir metodoloji geliştirdi.

Descartes sonunda (1628’de) Hollanda’ya yerleşti ve sonraki yirmi yıl boyunca orada yaşadı. Çok geçmeden ilk eseri Regulae ad directionem ingenii’yi (Aklın İdaresi İçin Kurallar) kaleme aldı. Ancak yarım kalan bu eser 18. yüzyıl sonlarına kadar yayımlanmadı. Le Monde’u (Dünya) 1634’te tamamladı Descartes, ama tam yayıma verecekken Galileo’nun, Kopernik sistemine ilişkin öğretisini- Descartes’da benimsiyordu bu öğretiyi- işkence tehdidi altında geri çektiğini haber aldı.

Descartes’ın Dıscours de la methode (Metot Üzerine Konuşma) adlı çalışması 1637’de, üç kısa bilimsel incelemenin önsözü olarak yayımlandı. 1641’de Meditationes de Prima Philosophiae( İlk Felsefe Üzerine Metafizik Düşünceler) çıktı. Ardından 1644’te Principia Philosophia (Felsefenin İlkeleri ) yayımlandı. Son yayımlanan eseri Les Passions de I’ ame (Ruhun İhtirasları), duygular üzerine aşırı ölçüde entelektüel bir incelemeydi. Descartes kendini haklı çıkarma uğruna hayvanları ruhtan ve candan arındırarak mekanik olduklarını iddia etti bu kitapta. Ancak ruh ile maddeyi çılgınca bir şekilde birbirinden ayırmakla Descartes’ın herkesi rahatsız ettiğinden ve herkesin zihnini uyardığından kuşku yoktur.

“Metafizik Düşünceler” adlı eserinde şöyle der; “hiç kimse dünyanın varlığından ciddi biçimde şüphe etmemiştir hiç.” Madem şüphe vardır, bu şüphe geçerli olsun olmasın bir de şüphe eden olması gerekir. Yoksa şüphenin kendisi var olamaz. Descartes’a göre cin fikirli bir kesinlikti bu. Fakat Descartes, bu kesinlik konusunu başka bur sonuca sıçramak için kullandı daha sonra. Şunu ortaya koydu kusursuz bir tanrı (varlık da olabilir) kavramına sahip bu kusursuz varlığın olması gerekirdi. Kusursuz bir varlık olmasaydı, kusursuz bir varlık düşüncesi de olmazdı.

Kartezyen diye bilinen sistemi geliştirdi. Bir tür yeni kurmaca “ikiciliği”(düalizm) ortaya atarak ve şüpheciliğin ötesine geçmiş geçerli bir felsefenin var olabileceği gibi bir kavramı yarattı. Dinde ikicilik, şeytan’ın da Tanrı’yla birlikte sonsuz olduğu anlayışını içeriyordu. Marksizim’deki “dünyada her şey karşıtıyla vardır.” İlkesini o zamanlar bu şekilde ifade etmiş Descartes. İkicilik ilkesine, “yin” ile “yang” ın sonsuza kadar birlikte olacağını da örnek verebiliriz. Başka ikicilik türlerinde de başka temel kutuplar bir aradadır. Fakat Descartes ruhu bedenden ayırıyordu. Maddeyi “formlar”ın gerçeği önünde büyük bir engel olarak gören Platon’un aksine Descartes, maddenin özünün uzayda sonsuz bir uzam kapladığı, uzayın ise matematiksel olarak nicelleştirilebilir bir töze (töz,değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan anlamındaki felsefe kavramı. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan) sahip olduğu kanısındaydı.

Eğer materyalist olsaydı, her şey Descartes için daha kolay olacaktı. Ama o zaman dine uygun kesinliği de sağlayarak her konuda haklı çıkamayacağının farkındaydı. Örneğin madde “uzam” (uzayda yer kaplama ) olduğuna göre boşluk diye bir şey olamazdı. Fakat zihin ya da bilinç sorun yaratmaya devam eder ve bunun da çok basit bir nedeni vardır. Maddenin aksine ona dokunamazsınız. Ama yine de orada olduğunu biliriz. Bazı modern materyalist felsefecilere göre zihin, beynin fiziksel olarak tanımlanabilen bir dizi durumundan ibarettir.

Özgür düşünenlerin karşısına ellerinde hayatın ve ölümün kudretiyle çıkanları, düş gücü çok geniş bir yazar, bir yaratıcı olarak mat edebilirdi Descartes. Kendinden daha cesur, daha büyük olan Bruno’ yu yutmuş alevlerin kıyısında güvenli bir yolda yürümeyi seçiyordu. Descartes’ın dehasına yön veren çok sayıda karmaşık mekanizma içinde herkes tarafından kabul edilmiş ikisi, hem en sade hem de en güçlü olanlarıydı. Gösteriş merakı ve korku. Şüpheyi temel alarak kesinliği icat etmeye çalışan Descartes’in kendisi de şüpheden kurtulmuş değildi aslında.

BLAISE PASCAL

BLAISE PASCAL
(1623-1662)

“Descartes’ı affediyorum. Bütün felsefesinde Tanrı’yı başından atma hevesi görülür. Fakat yeryüzünü harekete geçirmek için bir fiske vurduğunu teslim etmekten de alamaz kendini; bunun ötesinde tanrıya ihtiyacı yoktur onun.”

İşte böyle der matematikçi, bilim araştırmacısı ve jansenci ilahiyatçı Blaise Pascal. Aynı tutumunu şu ünlü sözüyle de ortaya koyar: “Yüreğin kendi mantığı vardır, mantığın ise bundan haberi yoktur.”

Pascal’ın anlatmaya çalıştığı şey, Descartes’ın felsefesinde çok önemli psikolojik sorunların gözardı edilmiş olduğudur. Elbette mantığın da kendi mantığı vardır. Ancak dünyanın bugünkü haline bakacak olduğumuzda, mantık nasıl yüreğin mantığından bihaberse, yüreğin de mantığın mantığını bilmediğini söyleyebilir miyiz? Bu ikisini dengeleyebilmiş canlılar olsaydık mesele kalmayacaktı. Ama genel olarak öyle sayılmayız. Harikulade ve beceri dolu bilimsel uğraşlarımız da darmadağınık dini duygularımızla hiçbir şekilde dengeli değil. Boyun eğeceği şeyi bilmek isteyen insan, dışarıdaki kocaman dünyanın da bir o kadar akıldışı ilkelere göre yürümekte olduğunun farkına varır. Bizlerin de, içinde yaşadığımız evrenin de sırf şans eseri ortaya çıkmış olduğunu öngören ve günümüzün bir avuç popüler bilim araştırmacısı dışında da benimsenen önerme buradan kaynaklanır kuşkusuz. Rus yazar Dostoyevski’nin “tanrı yoksa, her şeye izin var demektir” sözleriyle dile getirdiği kavrayış sahici ve çarpıcı bir güç taşır.

Pascal, şans ve şansın niteliği hakkında çoğu insanın o güne kadar öğrenmiş olduğundan daha çok şey biliyordu (olasılık teorisinin kurucularından biridir) ve “her şeye izin olmalı” diye de düşünmüyordu. Onun projesini besleyen de aslında bu düşünceler oldu. Pensées (düşünceler) adlı eserinde görüldüğü gibi, acayip inanışları onu ne bir tür fanatikliğe, ne de bugünün ateistlerine yön veren diğerleri gibi iç gerçekliği inkara sürükledi.

Yürek acının her türlüsünü bilir, oysa mantık, acıyla nasıl başa çıkacağını da bilemez, daha beteri, onu nasıl açıklayacağını da. İnsanlar tapınacakları tanrının ille de makul düşünceli biri olmasını beklemişlerdir. Ama yine çok acı vericidir ki bu, sanıldığından daha karmaşık bir mesele olmuştur hep. İşte bu nedenle Blaise Pascal’ın “Düşünceler”ine daha çok başvuru insanlar.

Pascal 1623’te Clermont’da doğdu. Eğitimini bu konuda alışılmışın dışında fikirlere sahip olan babası Etienne üstlendi. Oğlunu matematik kitaplarından tamamen uzak tutan baba, yaklaşık on iki yaşında kendi kendine matematik çalışmaya başladığını fark edince, tavrını değiştirerek Eukleides’in bir eserini verdi ona. 1654’ten, yani kendisini Hristiyanlığa adamasıyla sonuçlanan dinsel deneyimi yaşamasından önce Pascal, bilim ve matematik alanlarında pek çok iş başardı. Bugüne kadar icat edilmiş ikinci hesap makinesi olan aygıtı yaptı. Konik kesitler üzerine değer biçilmez çalışmalar yürüttü. Deneyleri sayesinde barometrenin icat edilmesini sağladı. Son derece önemli bir bilim dalo olan olasılık hesaplarının temelini matematikçi Fermat’yla birlikte attı. Ama bu konuda da yüreğinin mantığının kendisini yolundan çevirmesine izin vermedi. Pascal 1662’de Paris’te ağrılı mide ülseri sebebiyle öldü.

Şans kavramını takıntı haline getirmiş bir matematikçide tipik olacağı üzere, bu görüş tanrının varlığına dair hiçbir kanıt bulunmadığı kabulüne dayanır. Dolayısıyla bir kumarbazın bahis sonucu konusundaki şansı ne kadarsa, bizim de insan olarak sonumuz konusunda o kadar şansımız vardır. “Burada akıl hiçbir şeyi belirleyemez.” Dolayısıyla yapmamız gereken, Katolikliğin doğru olduğuna dair bahse girmektir, diye ısrarla belirtir Pascal. Kazanırsa önümüzde sonsuz saadet dolu bir hayat vardır. Kaybedersek, o zaman da önceden bildiğimiz bir şeyi kaybetmiş olmayacağız. Fakat aksi yönde bahis tutuşursak, sonsuz sıkıntı dolu bir hayata katlanmak zorunda da kalabiliriz. Pascal’ın bu ünlü argümanı mantık açısından bir değer taşımasa da, duygusal açıdan karşı konulmaz bir güç taşır.

Pascal’ın “Düşünceler” adlı eseri yaklaşık dokuz yüz bölümden oluşur. Bir bölümde şöyle yazar Pascal:

“Duygularıyla yargılamaya alışkın olanlar akıl yürütme sürecini anlamaz, çünkü ilk bakışta görür onlar ve ilke arama alışkanlıkları yoktur. Diğerleri, yani ilkelere göre akıl yürütmeye alışkın olanlar ise tersine duygu meselelerinden hiç anlamazlar, bunlar hep ilkelere bakar ve ilk bakışta göremezler.”

Daha sonraki bir bölümde ise insanların duygularını gerçekten nasıl yaşadığı konusuna değinir:

“Bu durumda kafası karışmış insanın yapacağı şey, olayların başını yada sonunu bilebilme konusunda sonsuz bir ümitsizlikle ortasının nasıl göründüğünü algılamaktan başka bir şey olmayacaktır. Her şey hiçlikten çıkar ve sonsuzluğa doğru ilerler. Kim izleyecektir bu harikulade süreçleri? Bu mucizeleri, onları yaratan anlar. Başka hiç kimse değil. Bu sonsuzluklar üzerine fikir yürütmeyi başaramayan insan, alelacele doğayı incelemeye koyulmuştur. Sanki sonsuzlukların doğayla bir ilgisi varmış gibi. Ne gariptir ki her şeyin başlangıcını anlamayı, bundan hareketle bütünün bilgisine ermeyi arzu etmiştir insanlar, tıpkı hedefleri gibi sonsuz olan bir haddini bilmezlikle. Ne de olsa böyle bir şey tasarlayabilmek için ya haddini bilmez olmak gerekir ya da doğanınki gibi sonsuz bir kapasiteye sahip olmak.”

Pascal, dinen çelişkiye düşmüş insan ruhu için son derece zeki bir yol gösterici olarak okunabilir. Onun bu yanı, büyük ölçüde yetiştirilişindeki aşırılıkların, aynı zamanda çağının güçlü ve gözde Cizvitlerinde görülen gevşeklik ile sahici ciddiyet noksanlığının ürünü olan kendi jansenci Katolik eğilimleriyle bağlantılıdır kesinlikle. “Bir sap ottur insan, doğadaki en zayıf ot, ama düşünen bir ot.” “İnsan ne melektir ne de canavar; ve ne büyük talihsizliktir ki melek gibi davranması gerekeni, canavar gibi davranır.”

BERTOLT BRECHT

BERTOLT BRECHT

(10.02.1898,Augusburg-14.08.1956,Berlin)

Asıl adı Eugen Berthold Friedrich Brecht, eylemleri ve düşüncelerine bakıldığında Marksist şair, oyun yazarı, eleştirmen, tiyatro yönetmeni ve kuramcı olarak bilinir. Unutulmaz oyunlarından başka kuramsal yazıları ve uygulamada gerçekleştirdiği devrim niteliğindeki yeniliklerle 20. yüzyıl ve günümüz tiyatrosuna yön vermiş öncü isimlerdendir. Kurucusu olduğu epik tiyatro anlayışı ile devrim yaratan Brecht, çağdaş siyasal ve devrimci sinemanın yaratıcılarındandır.

Orta halli bir aileden gelen Brecht, Augusburglu bir kağıt fabrikası müdürünün oğluydu. İçinde doğup büyüdüğü Augusburg, Kaiser Wilhelm döneminin başlarında küçük sanayisi hızla gelişen tam bir burjuva kentiydi. Brecht, edebiyata ve tiyatroya ilgi duymasına karşın, 1917’de liseyi bitirdikten sonra Münih’de tıp okumaya başladı. Aynı yıl Rus Çarlığı yıkılmış Bolşevikler V.İ.Lenin önderliğinde Sosyalist Sovyetler Birliğini kurmuşlardır. Brecht 1. Dünya savaşı’nın son yılında, 1918’ sonbaharında askere alındı ve Augusburg’daki askeri hastanede sağlık görevlisi oldu. Brecht’in hastanede tanık olduğu sefalet, ölümüne kadar kararlı bir şekilde sürdüreceği savaş karşıtı tutumunun temelini oluşturdu.

Nazilerin iktidara gelişleri ve ünlü Reichstag yangınından hemen sonra Almanya’yı terk eden ve uzun yıllar sürgünde yaşayan Brecht, yapıtlarının pek çoğunu bu sıralar kaleme aldı. Burjuva dünyasına ve değerlerine, kapitalizme, sömürüye, savaşa ve bir bütün olarak içinde yaşadığı adaletsiz dünyaya sonuna dek saldırdı. Angaje bir aydındı ve sanatın da angaje olması gerektiğini savundu hep. Dehasıyla tiyatroya yepyeni olanaklar ve derinlikler kazandırdı. Yabancılaşma, yadırgatma, sahneleme, müzikal oyun ve daha pek çok kavram ve pratiği, yepyeni bir biçim ve üslupla mükemmel bir biçimde tiyatroya uyarladı.

Brecht 1956 yılında öldüğünde ardında bıraktığı eserler aşağı yukarı altmış cildi bulmuştu. Brecht gibi, dünya edebiyatına ve tiyatrosuna yön vermiş bir büyük yazarın henüz lise öğrencisiyken tuttuğu notları, yazdığı şiirleri okumanın verdiği heyecan bir yana, o genç Brecht’in korkularıyla, kaygılarıyla, isyanı ve öfkesiyle, aşkları ve beklentileriyle, umudu ve umutsuzluğuyla, yani henüz on beş yaşında bir genç, hayat karşısında ne hissederse hepsiyle yüzleşiyoruz. Eserlerini okurken o yılların Almanyası’na, dünyasına da tanıklık ediyoruz aynı zamanda. Hitler, Nazizim, yoksulluk, dünyanın yaşadığı en büyük soykırım, Brecht’in kaleminden bir kere daha yazılıyor insanlık tarihine.

ZAMANIMIZ HAKKINDA DİZELER

Berbat bir zamanda yaşıyoruz
Özgürlük ve güç peşinde koşuyoruz
Her parça, ne kadar küçük olursa olsun
Özgür ve kendisi ve özel olmak istiyor.
Bilgi ve akıl zafer kazanmıyor her yerde
Bilakis kol ve güç ve beden muzaffer
Şiirin ve mizahın durumu
Her zamankinden kötü
İnsanlar gülmek istiyor gerçi hep
Ama zahmete girmiyorlar hiç mi hiç
İstiyorlar ki her şey getirilsin önlerine
Hatta ağızlarına konsun mümkünse.

Eskiden canla başla okurlarmış
Biyografilerini büyük adamların
Şimdi okuyorlar özgeçmişlerini Rotschield Ailesi’nin
Rockefeller’lerin ve Vanderbilt’lerin.
Sorsanız birine Schiller okudun mu diye;
Onunla kendini geliştirdin mi falan diye,
Şöyle der küçümseyerek; yok daha neler!
Schiller kim ki buna değsin!
Ha ama zenginse öldüğünde, belki olur

Zira geçti zamanı alışverişin ve değiş tokuşun
Şimdi ötüyor borusu tüccarın ve esnafın.

Sadece o yılları değil günümüzü de anlatıyor bu satırlar aslında. 2. Dünya Savaşı yıllarında duvarlara “savaş istiyoruz” diye yazan Nazilere karşı yazdığı şu dizeler slogan olarak yerleşmişti dillere:

“Savaş istiyoruz!
En önce vuruldu bunu yazan.”

BARUCH DE SPINOZA

BARUCH DE SPINOZA

Ciltler tutan mektupları dünya üzerinde çabuk etki yaratmamış olsa da, “Yazışmalar”ı okumadan Spinoza’yı (1632-1677) anlamanın, dolayısıyla bilgilenmenin de pek olanağı yoktur. Ne de olsa düşüncenin, Platon’un “iyi” dediği şey yararına böyle yüksek seviyelere ulaştığına az rastlanır. Mektupları Spinoza’nın felsefesine açıklık kazandırmasına kazandırır. Paha biçilmez mektuplardır bunlar ancak, üzerinde uzun yıllar çalıştığı ve çoğu eseri gibi ölümünden sonra yayımlanan başyapıtı “Ethica”dır (Etika).

Spinoza, düşüncesini ön plana çıkarma uğruna kendisini hep geri planda tutmuştur. Özel hayatının ayrıntılarına ilişkin pek az bilgi vardır. Önyargı, tahammülsüzlük, yanlış anlama, duyarsızlık ve zalimliğin kol gezdiği bir ortamdan gelme bütün filozoflar içinde, hayata dair genel tutumlarıyla en çok sevgi ya da en azından en çok saygı görmüş olanının Spinoza oluşu da dikkate değer bir durumdur.

Büyük filozoflar içinde Platon, Hume, Kant gibi Spinoza’nın da ayrı bir yeri vardır. Spinoza’nın her alanı kucaklayan felsefesine ilişkin yorumlar içinden çıkılamayacak kadar bir değişkenlik gösterir ve buna rağmen büyük bir eserin kaynağı olarak görülür. Hatta entelektüel düzeyde sayılabilecek çalışmalar yürüten bir düşünce okulu, Spinoza’nın çağında yaşamış bazı bağnaz dindarlarla aynı çizgiye düşerek onun ateist olduğunu bile ileri sürmüştür.

Baruch de Spinoza, Portekizli bir Marrano (zorla Hristiyanlaştırıldığı için gizlice kendi ibadetini sürdüren bir Yahudi) ailesinden geliyordu. Ailesi İspanyol kökenliydi. Ve Engizisyon’dan kurtulmak için kaçıp Portekiz’e yerleşmişti. Sonunda bir dereceye kadar tahammül ve güvenlik dolu bir ortamda yaşayabilecekleri Amsterdam’a yerleştiler. Orada Spinoza’nın babası başarılı bir tüccar olarak yeni bir hayat kurdu.

Bir Yahudi okuluna gönderilen Baruch, orada Yahudi gizemciliğini özümsediği gibi hem Yahudi hem Arap ilahiyatını öğrendi. En önemli öğretmenlerinden biri, kendisi gibi Marrano olan Manesa ben İsrael’di. On sekiz yaşında haham olan bu adam, zamanının önde gelen liberallerindendi ve sonraları Yahudiler’in İngiltere’ye yerleşmesine izin verilmesinde önemli bir rol oynayacaktı. Abraham Herrera’nın çalışmalaraı aracılığı ile Kabala’yı (Musevilik dininin kutsal kitabının mistik bir şekilde yorumlanışı esasına dayalı antik Yunan öğretisi) öğrenen Spinoza, bu düşünceyle kaçınılmaz olarak daima ilişkilendirilmiş büyü, fetiş gibi saçmalıklardan uzak durmayı başardı. Ancak Kabala, onu derinden etkileyen bir kaynak olarak kaldı.

Kalvenci kent yönetimi nezdinde saygınlık kazanma derdindeki Yahudi makamları, Spinoza’yı rüşvet, çeşitli vaatler ve sonunda da tehditle “heteredoks” ve panteistik görüşlerini geri almaya zorlayınca kriz ortamı doğdu. Bütün bunlara karşı koyan Spinoza kendi cemaati tarafından kovuldu ve bir de fazladan “kainatın bütün lanetleri üzerine olsun” sözleri ile lanetlendi. Aslında bu bir düşünür için her zaman seçkinlik göstergesi olmuştur.

Daha hiçbir yazısı yayımlanmadan filozoflar ve entelektüeller arasında nam salmıştı Spinoza. Zaten sağlığında ateist olarak adı o kadar kötüye çıkarılmıştı ki sadece iki eser yayımlayabildi. Bunlardan birincisi Descartes felsefesi üzerine bir çalışmaydı. Diğeri ise 1670’te imzasız olarak ve içeriğini gizleyici bir kapakla yayımlanan Tractatus Theologico-Politicus’tu (İlahiyat ve Siyaset İncelemesi). Bu ikinci kitap, Spinoza’ya her taraftan çamur atılmasına neden oldu. Çünkü özgür düşünce ve tam anlamıyla tahammül adına kaleme alınmış bir tez niteliğindeydi. Ayrıca Kitabı Mukaddes’in ve kutsal metinlerin birer tarihsel belge olduğu ilk kez bu kitapta açıklanıyordu. Yani Spinoza, modern akılcı Kitabı Mukaddes araştırmalarının babasıdır. Onun gözünde İsa, büyük İbrani peygamberlerinin sonuncusu olmaktan öte bir kimlik taşımıyordu. Diğer yandan da, Kitabı Mukaddes’in büyük bir moral değer taşıdığına dikkat çekiyordu. Yine bu eserinde Thomas Hobbes’dan fazlasıyla etkilenmiş, ama onun toplum sözleşmesi düşüncesine daha özgürlükçü ve demokratik bir yorum getirmişti. Eserin yarattığı ilk etki, Felemenk donanmasının İngilizler karşısında aldığı yenilgiden sonra, aydın Hollanda yöneticileri Witt’lere karşı bir bağnaz grubun sokaklara dökülmesi oldu. Bu gruba göre yenilgi, ailenin “ateizm” konusundaki anlayışlı tutumunun sonucuydu. Spinoza bu yaşanan bu gerginlik konusunda da bir yazı kaleme almıştır.

Hayatını mercek yapımıyla kazanan Spinoza (mercekleri yontarken sürekli toza maruz kalması neden ile sağlığı bozulacaktı ve erken yaşta veremden ölmesinde bu uğraşın etkisi vardır), dostlarından da zaman zaman mali destek görüyordu. 1573’te Heidelberg Üniversitesi’nde kendisine bir kürsü teklif edildiyse de, bir filozofun bağımsız olması gerektiği gibi tamda ondan beklenecek bir gerekçe ile bunu reddetti. Fakat özgür düşüncesinin bedelini ağır ödedi Spinoza. Büyük çoğunluk onu, seküler düşünceye tehlikeli bir biçimde bağlanmış, ateist biri olarak görerek hedef göstermeye çalıştı.

Descartes’in ruh ile bedeni iki ayrı varlık olarak ele almasına dayanan düşünce biçimi, düşünce tarihinde çok büyük sıkıntılara yol açmış ve halen de açmaktadır. Bu bölünme Spinoza için kabul edilemezdi. Acaba zihinsel ve fiziksel olaylar arasındaki nedensel etkileşimin niteliği tam olarak neydi? Bir başka deyişle, ikisi arasında bir bir etkileşimin varlığından hiç söz edilebilir miydi?

Spinoza karşı çıktığı bu ayrımın yerine “tek töz” kavramını koydu. Evrenin tek bir tözden, yani Tanrı’dan meydana geldiğini ve Tanrı’nın da başka her şeyden bağımsız olduğunu savunan bu görüş için kullanılan tekçilik(monizm) son derece yerinde bir tabirdir. Çünkü Descartes sonsuz sayıda töz bulunduğunda diretirken, Spinoza bir bakıma her şeyin başka bir şeye bağımlı olduğu ilkesinden hareketle, her bir “tekil” şeyin, tek bir gerçekliğin “farklılaşmış” hali ya da “kip”i, yani bir parçası olduğunu öne sürer. Tek tözün parçası olmadıkça hiçbir şeyin gerçekliği yoktur. Bir şeyi fiziksel bir şey olarak da düşünüp anlayabiliriz, zihinsel bir şey olarak da; ama hangisi geçerli olursa olsun ve bize ne kadar kesin görünürse görünsün, aslında hep aynı şeydir baktığımız. Burada sağduyu güçlü bir unsurdur. Çünkü bir bireye öylesine bakarken, ondan ister psikolojik terimlerle söz ediyor olalım ister fiziksel terimlerle, onu tek bir birey olarak düşünürüz. Spinoza’ya göre ise fiziksel bir olay zihinsel terimlerle açıklanabileceği gibi, zihinsel bir olay da fiziksel terimlerle açıklanabilir. Spinoza, kabala’da olduğu gibi, düşünceyi “yüksek” kip olarak görür; çünkü düşünce “uzam”ı “bildiği” halde uzam(uzayda yer kaplama,fiziksel nesne) düşünceyi bilemez.

Spinoza duyu algısının yetersiz olduğu düşüncesindeydi. Duyu algısı yanıltıcıdır, diyordu; çünkü dış dünyayı kusursuz bir şekilde göremeyiz, kendi bedenimizde gerçekleşen süreçlerin yansıması olarak görürüz. Ancak her varlığın, her sonlu şeyin ( sonsuz olan tek şey, Spinoza’nın Tanrı’yla eşdeğer tuttuğu evren, yani doğadır) içinde onu kusursuzluğa, yetkinleşmeye yönelten bir itici güç vardır. Bu güce ya da çabaya conatus diyordu Spinoza. Bunun çok yararlı bir fiziksel örneği vardır: zehirlendiğimizde, bedenimiz zehri dışarı atmak için kendi usulünce çaba gösterecektir. Bedenin yapısından gelen bir şeydir bu.

Ruhun da aynı şekilde işlediğini söylemek yerinde olur. Herkesin ruhunda, insana kötü işler yaptırabilecek düşünceleri, kavramları, hatta istekleri dışarı atma eğilimi vardır. Kendimizi karışık ya da yanıltıcı bir şekilde değil, doğru anlama yönünde bir ihtiyaç, hatta kapasite geliştirmişizdir içimizde. Spinoza’ya göre iç görüde berraklığın kendine özgü bir tadı vardır. İnsan bu deneyime bir kez erişince, düşünce ve algısının önceden nasıl da çamurlara, sislere bulanmış olduğunu kavrayacaktır. İşte o zaman zihin, bildik “bakış açısı”ndan uzaklaşarak daha akılcı bir şekilde düşer gerçekliğin peşine. “Doğru bir fikri olan, aynı zamanda doğru bir fikri olduğunu da bilir” diye yazar Etika adlı eserinde.

Bütün gizemcileri en akılcısı olan Spinoza, zihin berraklığı önündeki başlıca engelin, duygusal hayatımızın niteliksizliği olduğuna inanıyordu. Sıradan biçimiyle duygularımız, bizde sürekli kafa karışıklığı yaratan kesinliksiz ve tümüyle isteklerimizin etkisindeki izlenimlerden ibarettir. Üstelik büyük mutsuzluklara da yol açarlar.

“İnsan kendi duygularına tutsak oldu mu, kendi kendinin efendisi değildir artık, tarihin insafına kalmıştır” diye yazar Spinoza. Sahici ve doğru duyguların gücünü yadsımaz elbette. İlk başvurulacak çare, bunların gerçek sebebini keşfetmektir. Bir örnek verecek olursak; aslında sadece şehvet ya da hükmetme arzusuyla hareket etmekte olduğumuz halde, birine beslediğimiz “sevgiyi” ciddiye alabilir miyiz? Bu ve pek çok açıdan Spinoza’yı modern derinlik psikolojisinin habercisi saymak yerinde olacaktır.

Gelenekçi çağdaşlarının gözünde Spinoza’nın en büyük günahlarından biri panteizmdi. Her şeyin ilahi ve tanrı ile Doğa’nın da özdeş olduğu yolundaki bu düşünce, şairler tarafında eserlerini güzelleştirmede kullanılınca gönülsüzce de olsa tolerans görüyordu. Oysa bu sefer, yalnızca tek bir töz bulunduğunu öne süren gerçek bir felsefe vardı karşılarında. Panteizm gerçek bir mesele olmaktan çok bir söz oyunu niteliği taşır, dindar insanlar için bir bakıma “onun baktığı her şey kutsanmıştır.” Ateiste göre ise her şey ancak işimize yaradığı ölçüde anlam taşır. Spinoza’nın bu görüşü, insanları yargılayacak, cezalandıracak, ödüllendirecek vahşi Tanrı’ya ihtiyaç duyanlarda hayal kırıklığı yaratır. Her ne kadar Spinoza’nın felsefesi bir ölçüde tartışma ya da bir tartışmanın başlangıcını içerirse de, filozofları ilgilendirmiş ya da ilgilendirmekte olan bütün kişiler içinde, Platon gibi Spinoza’nın da asıl önemi, insanlara mutluluk getirebilecek yasalarla kurulmuş bir dünyayı inandırıcı biçimde savunmasından kaynaklanır.


ARİSTO VE ETKİLERİ

ARİSTOTELES (MÖ ykş.4.yy)

Dönemin önemli filozofu,bilgin ve birçok konuda başvurulacak büyük düşünürdür Aristoteles. Hiç kimsenin bırakmadığı kadar, düşünceleri ve düşünme biçimleri ile tek başına dünya üzerinde çok büyük etkiler bırakmıştır. Bu konuda bir ismi dışarıda tutabiliriz o da Aristoteles’in hocası Platon’dur. Neticede Aristoteles birçok düşüncesine katılmasa da Platon’dan çok şey öğrenmiştir.

Aristoteles MÖ 384’te, Trakya’da küçük bir kıyı kasabası olan Stagira’da (bugünkü Stavros) doğdu. Makedon sarayıyla ilişkileri olan Nikhomakhos’un oğluydu. On sekiz yaşındayken Platon’un kurduğu Akademia’ya girdi. Bu başlangıç o akademide yirmi yıl ders vereceği yılların ilk adımıydı. Platon ondan hem “okulun zekası” hem de “okur” diye söz ederdi. Platon’un ölümünden sonra (MÖ 347) Akademia’dan memnun olmamaya başladı. Kurumun “felsefeyi matematiğe çevirmekte” olduğunu düşünüyordu. Akademia’dan bir grup öğrenci arkadaşı ile Anadolu’nun kuzeybatı kesimindeki Assos’a gitti. Burada Pyithias ile evlenen Aristoteles’in bir kızı bir de babasının adını verdiği bir oğlu dünyaya geldi.

Makedonya kralı II. Philippos’un oğlu İskender’in eğitimi için MÖ 342 de başkent Pella yakınlarındaki Mieza’ya gitti. Yaklaşık 2 yıl kadar İskender’in eğitimi ile ilgilendi. Arstoteles’in kendisine daha sonra Büyük İskender denecek olan bu küçük çocuğu nasıl etkilemiş olabileceğini biraz düşünmek gerekiyor.

O küçük çocuk, Makedonya ve Yunanistan’daki isyanları bastırdıktan sonra Suriye ve Mısırı fetheder. MÖ 331 de Libya’da tanrı ilan edilir ve yine o yıl Pers ülkesinin fethini gerçekleştirir. Artık Asya’nın hükümdarı olur. MÖ 327’de Hindistan’ın fethi için yola çıktıysa da başarılı olamaz. MÖ 324’te geri döner ve otuz iki yaşında Babil’de hummadan ölür. İşte o küçük çocuk tarihteki yerini Büyük İskender olarak alır. Acaba İskender’in bu denli hırslı olması Aristoteles’in izlerini taşıyor muydu? Köleliğe karşı olmayan Aristoteles’in bunda payı kuşkusuz vardı. Aristoteles tabiatları gereği doğuluları köle olarak görüyordu ve İskender de muhtemelen onun gibi düşünüyordu.

Seferlerinin birinde Aristoteles’e gönderdiği bir mektupta şöyle yazdığı belirtilir: “ İskender’den Aristoteles’e selamlar. Sözlü doktrin üzerine kitaplarını yayınlamakla iyi etmedin. Madem bizlere özel olarak öğretilmiş olan şeyler herkese açık hale gelecekti, nerede kaldı bizim başkalarına üstünlüğümüz? Şahsen kendi hesabıma ben, seni temin ederim ki kudretimle ve topraklarımın büyüklüğüyle değil de, yetkinliğin bilgisinde yetkinleşme konusunda başkalarına üstün olmayı tercih ederdim. Elveda.”

Aristoteles ampirizme (geleneksel beş duyu temelinde bilgi arayışı) dayalı bir düşünce sistemini geliştirmişti. “Aklın hiçbir boyutu yoktur ki önce duyularla yerini almış olmasın” demişti Aristoteles. Ortaçağın akademik filozofları da onun izinden gitmekte gecikmediler. Çok geniş bir kütüphanesi, Yunan Devletleri’nin toplam 1058 adet anayasasını içeren koleksiyonu ve topladığı bilimsel örneklerle Aristoteles, mantığı, metafiziği, biyolojiyi, meteorolojiyi, siyaseti, etiği, retoriği(konuşma sanatı), psikolojiyi ve fiziği dünyaya tanıtan insan olmuştur. Bu kadar açıklamayla Platon’un gölgesinden çıkmakla bunu hak etmiştir de.

Tasımla (olguları kanıtlarla bir araya getirme) ilgili birçok ince önermeler ona aittir. Yani herkesin çok iyi bildiği şekliyle şu şekilde işleyen argüman: “Bütün insanlar ölümlüdür; Sokrates insandır, o halde Sokrates’ de ölümlüdür.” Aristoteles'e göre bir önerme ya doğrudur, ya da yanlıştır.

Aristoteles’in bizlere bıraktığı başlıca terimler arasında tasım ve diyalektiği sayabiliriz. Eserleri milattan önceki son yüzyılda Latince’ye çevrildi. Böylelikle görüşlerinin etkili olduğu ilk dönem başlamış oldu ve 529’da İustinianios’un Atina’da felsefeyi yasaklamasına kadar sürdü. Sonrasında hem İbn Sina hem de İbn Rüşd onu mutlak otorite kabul ettiler. Aristoteles’in eserlerinin Latince’ye çevrilerek Avrupa’ya yeniden ulaşması onların yazdıkları yorumların sayesinde oldu. Bilinen en büyük eseri Ethika’dır.

Annesinin memleketi olan Evboia(Eğriboz) adasındaki Khalkis’de (Helke) MÖ 322’de altmış üç yaşında ölür.

AKIL ÜZERİNE FELSEFİ SÖZLER

AKIL ÜZERİNE FELSEFİ SÖZLER

Akıl, her şeyi olduğu gibi görmekten başka bir şey değildir. (Voltaire)

Akıl, ne kadar ilerlerse ilerlesin kalbi asla geride bırakamaz. (Konfüçyüs)

Bir insanın akıllı olmasına bir şey dediğimiz yok, yeter ki aklını başkalarına kabul ettirmeye çalışmasın. (Platon)

Akıllı insan herkesten öğrenen insandır. (Montaigne)

Başkalarının bilgisiyle bilgin olsak bile, ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz. (Montaigne)

İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. (Montaigne)

Bir insanın aklını beğenmemesi için aklından ötesini görmesi gerekir. (Montaigne)

Akıl her zaman gönlün oyuncağıdır. (La Rochefoucauld)

Akıllı insan tüm yumurtalarını aynı sepete koymaz. (Cervantes)

İnsanların sizi akıllı bilmeleri için ya onların deliliklerine katılın ya da onları beğenilerine. (Rousseau)

İnsanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı da çoğalır. (Dostoyevski)

Her zaman aklımızın peşinden gidelim, insanların takdiri de isterse aklımızdan gelsin. (Montaigne)

İnsana aklı dertlerinden kurtulması için verilmiştir. (Tolstoy)

Bir akıl iyidir, ama iki akıl daha iyidir. (Çehov)

Gençlikte ve güzellikte akıl arama. (Homeros)

Başarılı olmak için akılsız görülmeliyiz, ama akıllı olmalıyız. (Montesquieu)

Yalnız akıllı insanlar sevmesini bilirler. (Seneca)

Akıl ve ruh bir kitaptan ne kadar etkilenirse, insan o kadar zenginleşmiş olur. (Henry Miller)

Gerçekten akıllı olanlar aynı zamanda alçakgönüllü olanlardır. (Andre Gide)

Aslan tuzaklara, tilki de kurtlara karşı koyamaz. Öyleyse tuzaklara karşı tilki, kurtlara karşı aslan olunmalıdır. (Machiavelli)

Yeryüzünün iki gücü vardır. Akıl ve kılıç. Çoğu zaman akıl kılıcı yenmiştir. (Platon)

Akıl da bir tarla gibi ekilmeye ve bakılmaya gereksinim duyar. (Cicero)

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. (Platon)

Vücudu dinlendirmenin en doğru yolu aklı dinlendirmektir. (Napoleon)

Akıllı bir insan özür dilemek zorunda kalmaz. (Emerson)

İnsanı akıllı yapan tek şey nefrettir. (Camus)

Akıllı olmak bir şey değildir, önemli olan aklını kullanabilmektir. (Descartes)

Akıllı bir insanın ülkesi tüm dünyadır. (Aristophanes)

Konuşma insanın aklını kullanma sanatıdır. (Platon)

Öfke aklın alevini söndüren büyük bir rüzgardır. (Andre Gide)

Kalbin kendine göre nedenleri vardır, akıl ise bunu hiçbir zaman anlayamaz. (Pascal)

Adaletten ve erdemden yoksul olan bilgi düzenbazlıktır, böyle bilginin akılla bir ilgisi yoktur. Platon)

Gerçek, akıllı olanlar için; güzellikse, duygulu kalpler için yaratılmıştır. (Schiller)

Dünyada başkalarının deneylerinden yararlanacak kadar akıllı insan var mıdır acaba? (Voltaire)

Cesaret tehlike karşısında aklın kullanılmasıdır. (Platon)

Kendi aklına hizmet etmek için cesur ol. (Kant)

Konuşup aptallığınızı belli edeceğinize, konuşmayın da hiç olmazsa herkesin kuşkusu kalsın.(Abraham Lincoln)

Sahip olmadığı şeylere üzülmeyen ve sahip olduklarına sevinen insan akıllı bir insandır. (Epiktetos)

Akıllı bir insan her şeyin farkına varır, budala bir insansa her konuda düşüncesini söyler. (Heine)

İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz. (Einstein)

Akıllı insan aklını kullanır, daha akıllı insansa başkalarının aklını da kullanır. (Bernard Shaw)

Akılsız insanlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanımızı, sevincimizi, mutluluğumuzu çalarlar. (Goethe)

Aklın egemenliği gerçek erdemdir. (Spinoza)

Akıl dünyayı yerinden oynatmaya yarayan levyedir. (Balzac)

Akıllı insan düşündüklerinin hepsini söylemez ama söylediklerini düşünerek söyler. (Aristoteles)

Akıllılık deneyin, gerçek de zamanın çocuğudur. (Leonardo da Vinci)

İnsana akıl dostlarından kurtulması için verilmiştir. (Tolstoy)

Ancak kendi kendini yönetebilen akıllı insanlar özgürdür. (Horatius)

Aptal görünmeye cesaret etmek büyük bir akıllılıktır. (Andre Gide)

Akıllı bir insan bulduğundan daha çok fırsat yaratır. (Bacon)

Dünyada hiçbir akıl, başka bir akıl olmadan ortaya çıkmaz. (Montaigne)

Akılsızlar kimseden bir şey öğrenmezler ama akıllılar akılsızlardan bile çok şey öğrenirler. (Konfüçyüs)

Aklın denetimi, ruhun beden için iyi olan şeyi istemesini sağlar. (Descartes)

Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri vardır. Aptal konuşur, çünkü kendisinin bir şeyler söylemek zorunda olduğunu sanır. (Platon)

İnsanın doğasında akıllılıktan çok delilik vardır. (Bacon)

Bilmediğimi bildiğim için öteki insanlardan akıllıyım. (Sokrates)

Kendini yönet, dünyayı yönetecek gücü bulabilirsin. (Platon)

Sorabilmek için daha önce öğrenmek gerekir. (Goethe)

Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler, çünkü hiç kimse kendi payından şikayetçi değildir. (Montaigne)

Yapmak istediğin şey için düşünerek karar ver. Verdiğin kararı da mutlaka uygula. (Benjamin Franklin )

Sonsuz olan iki şey vardır: Evren ve insanların aptallıkları. (Albert Einstein)

Bir ulusun büyüklüğü nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve erdemli kişilerinin sayısı ile belli olur. (Victor Hugo)

Sevginin bulunmadığı yerde akıl da arama. (Dostoyevski)

16 Mayıs 2008 Cuma

YAŞAM VE İNSAN ÜZERİNE FELSEFİ SÖZLER

YAŞAM VE İNSAN ÜZERİNE FELSEFİ SÖZLER


Düşünüyorum öyleyse varım. (Descartes)

Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve alçalamaz. (Balzac)

Üç çeşit insan vardır: Bilgisever, ünsever, parasever. (Platon)

Yaşam denilen komedi ne kadar tatlı geçerse geçsin, son perde daima kanlı biter. (Pascal)

Erkekler yaşamı çok erken, kadınlar çok geç tanırlar. (Oscar Wilde)

Yaşam yürüyen bir gölgedir. (Shakespeare)

Yaşamın dikenli yolundan kurtulmak için tek çare çabuk geçmektir. (Voltaire)

Üstün insan taraf tutmayan insandır. (Konfüçyüs)

İnsan her şeye alışabilen bir varlıktır. (Dostoyevski)

İnsan insanın efendisi olamaz. (Epiktetos)

İnsan evrenin gizlerini çözmek için dünyaya gelmiştir. (Goethe)

İnsanlar mutlulukları azaltan varlıklardır. (Hemingway)

Yirmisinde yakışıklı, otuzunda güçlü, kırkında zengin, ellisinde akıllı olmayan insan hiçbir zaman yakışıklı, güçlü, zengin, akıllı olamaz. (Spencer)

İnsanlar hiçbir zaman ne istediklerini bilmezler. (Hegel)

Herkes aya benzer kimseye göstermediği bir yüzü vardır. (Mark Twain)

İnsanlar rakamlara benzer durumlarına göre değer kazanırlar. (Napoleon)

İyi bir insan olmak için az şeye gereksinim duymak gerekir. (Tolstoy)

En büyük ustalık, her şeyin değerini iyice takdir etmektir. (La Rochefoucauld)

Büyük insanların ünü her zaman bunu elde etmek için kullanmış oldukları araçlarla ölçülmelidir. (La Rochefoucauld)

Büyük kusurları olmak büyük insanların harcıdır. (La Rochefoucauld)

Yaşam insana nasıl olması gerektiğini öğretir. (Goethe)

Yaşamın ilk dörtte biri kullanılması bilinmeden, sonuncu dörtte biri de kullanmak gücümüz tükendikten sonra geçiyor. (Rousseau)

Korku köleliktir. (Platon)

Doğanın çizdiği tek bir yol vardır yaşam için, basit bir yol. (Cicero)

Yaşam yalnız geriye doğru anlaşılabilir. Ama ileriye doğru yaşanmaktadır. (Soren Kierkegaard)

İnsan toplumsal bir hayvandır. (Spinoza)

Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin. (Nazım Hikmet)

Atomu parçalamak peşin bir hükmü yıkmaktan daha kolaydır. (Einstein)

İnsan dünyada ancak dünyaya boşverdiği zaman mutlu olur. (Anatole France)

Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır. (Shakespeare)

O kadar yükseklerin hasretini çekmeyelim ki düşüşümüz çok derin olmasın. ( Schiller)

Kendini düşünen bir adamı, bırak düşsün; başkası tarafından itilmişse onu tut.(Machiavelli)

Bugün dünün öğrencisidir. (Publilius Syrus)

Kendisinden bir şey öğrenilemeyecek tek insan yoktur. (Alfred de Vigny)

Olgun insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen insandır. (Konfüçyüs)

Tüm insanların aslı aynıdır. Onları birbirinden ayıran alışkanlıklarıdır.(Konfüçyüs)

İnsanların ölümlerine değil doğumlarına ağlayın. (Montesquie)

İnsanlar fırtınalardan sonra bitkilerde olduğu gibi daha taze, daha canlı görünür. (Zweig)

Şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur. (Homeros)

İnsanlar çoğunlukla kötü olduklarından, iyi yola ancak buna zorunlu kılındıkları zaman dönerler. (Machiavelli)

Her şey insanın elinde soysuzlaşır. (Rousseau)

Yaşam bir uğraştan ibarettir. Bir ya da birkaç kez başarısızlığa uğrarsanız bile bu uğraştan hiçbir zaman vazgeçmeyin. (Emerson)

Asıl usta, keman gibi çalgılarını iyi akort ederek güzel bir ses çıkaran değil, sözleriyle işleri arasında akort yaparak yaşamında en güzel uyumu kurabilendir. (Platon)

Yaşam öyle bir kuruluştur ki, onun içinde herkesin, en zayıfın hatta en aşağılığın bile bir değeri vardır. Tıpkı zincirin halkaları gibi. (Dante)

Yaşamda herkes yanlışlık yapar, ne var ki ahmaklar yanlışlıklarında ısrar ederler. (Cicero)

Yaşam kısa, sanat uzun, fırsat aceleci, deney aldatıcıdır. (Hipokrates)

Yaşam devinimdir. (Jack London)

Bir kimse yaşamım bitmiş derse ona inanmayın, yaşam onu bitirmiştir. (Oscar Wilde)

Ayrı ayrı birer ahlaksız yaratık olan insanlar, toplu oldukları zaman namuslu kişiler olurlar. (Montesquieu)

İnsan kendine anlam arayan tek varlıktır. (Camus)

İnsan gülümsemeyle gözyaşı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. (Byron)

İnsan yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir. ( Diderot)

Yaşam tatlıdır ama tanımayanlar için. (Alfred de Musset)

Yaşam bir oyuna benzer uzunluğu değil iyi oynanıp oynanmadığı önemlidir. (Seneca)

İnsan doğal olarak iyidir. Onu kötü yapan toplumdur. (Unamuno)

İnsanlar doğuştan eşittirler, ama bunu sonuna kadar sürdüremezler. (Montesquieu)

Küçük kusurlarımızı itiraf edişimiz, büyük kusurlarımız olmadığına her kesi inandırmak içindir. (La Rochefoucauld)

Yaşam başlangıcı olmayan bir yolculuktur. (Victor Hugo)

Adam arıyorum. (Diogenes)

İnsan ne kadar dönerse dönsün arkasını göremez. (Konfüçyüs)

Öküzlerle domuzlar konuşabilselerdi konuları hep ot ve yem üzerine olurdu. Mideleri için yaşayan insanların da onlardan farkı yoktur. (Epiktetos)

İnsan çaba harcadıkça şaşırır. (Goethe)

Yaşamdan yakınanlar ondan olmayacak şeyler isteyenlerdir. (Renan)

Ey yaşam, ölüme şükret, seni onun yüzünden seviyoruz. (Seneca)

İnsan pazarlık yapan hayvandır. (Adam Smith)

Yaşamına, ileride sana acı çektirebilecek hiçbir şey katma. (Zola)

En çok hoşumuza giden insan kendimize benzettiğimiz insandır. (Moliere)

Hiç kusurumuz olmasaydı başkalarında kusurlar bulmaktan bu kadar zevk almazdık. (La Rochefoucauld)

Her insanda insanlığın tüm durumları vardır. (Montaigne)

İnsan her zaman kahraman olamaz ama her zaman insan olabilir.(Bacon)

Yaşam çoğalan bir sürü acıdır. (Tolstoy)

İnsan ya tanrıdır ya da hayvan. (Aristoteles)

İyi kalpli insan başkalarını kıskandırmamak için kendinde birkaç kusur bırakır. (Benjamin Franklin)

Sevgiyle başlayıp onurla biten bir yaşam mutlu yaşamdır. (Pascal)

İnsan her yerde aynı insandır ve yaradılışında soyluluk olmadı mı evrenin tacını giyse yine çıplak kalır. (Montaigne)

İyi insan niteliklerinin başkaları tarafından fark edilmeyişine değil, başkalarının niteliklerini fark edemeyişine üzülür. (Konfüçyüs)

İyi bir insan görünce onun gibi yapın, kötü bir insan görünce de kalbinizi dinleyin. (Konfüçyüs)

İnsanları bize geldiklerinde iyi tanıyamayız. Nasıl olduklarını anlamak için biz onlara gitmeliyiz. (Goethe)

Satrançta olduğu gibi yaşamda da önceden düşünmek iyidir. (Pascal)

Gerçek mutluluk yaşamı iyi bitirmektir. (Aiskhylos)

İyi bitirememek iyi başlamamaktan iyidir. (Ovidius)

İnsan gerçeğe tüm benliği ile yürümelidir.(Platon)

Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)

Popüler Yayınlar