Translate / dil çevirici

2 Haziran 2010 Çarşamba

GEORGE BERKELEY

GEORGE BERKELEY (1685-1753)


“Öznel idealizm” ya da kendisinin koymuş olduğu adla ”maddesizlik” öğretisi, Jonathan Swift ve Samuel Johnson gibi önde gelen çağdaşlarının gözünde sağduyuya sapkınca bir saldırı olarak nitelenen George Berkeley , çok erken bir döneminde defterine şöyle bir not düşmüştü: “metafizik gibi şeyleri yılmadan def etmek ve insanları yeniden sağduyuya çağırmak.” Berkeley’in “madde yoktur” anlayışını tümüyle yutacak çok az insan vardır herhalde. Bu anlayışı reddeden hatta fena halde yanlış anlayan Johnson’ın, yerdeki taşa bir tekme savurup “Bu düşünceyi, işte böyle çürütüyorum” dediği bilinir. Peki tamamen suçlamalı mıyız Berkeley’i? Ama öncelikle anlamak gerekiyor kendisini.

Berkeley’in felsefesi dikkate değer bir başarı sayılmalıdır aslında; üstelik felsefede, özellikle de bilim felsefesinde moda değiştikçe her an gözden geçirilip yeni bir şekle sokulabilecek niteliktedir. Zaten Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach’la (1838-1916) başlayıp Albert Einstein ve kuantum fizikçileri ile devam eden modern bilim de göstermiştir ki Berkeley hiç de kimilerinin zannettiği gibi ahmak değildir. Onu ahmak zannedenler şu sözlerine pek dikkat etmemiş olsa gerek:


“varlığını reddettiğimiz tek şey madde ya da cismani tözdür. Bunun gerçeklikle bağdaşmadığını düşünen varsa, burada açıklananı anlamanın çok uzağında demektir. Doğadaki hiçbir şeyden yoksun değiliz.”


Yani Berkeley her şeyin bir yanılsama olduğu, insanların aslında hissetmediği, görmediği, işitmediği, acı ve haz duymadığı vb. iddiasında değildir. Johnson’un gazaba gelerek tekmelediği taş, Johnson’un ayağına ne kadar sert geldiyse Berkeley’in felsefesinde de o kadar sertti; ancak buradaki sertlik sadece bir sertlik ideasıdır.

Berkeley’in gerçekliğe ilişkin “sağduyu” görüşünü savunurken geliştirdiği argümanlar zarif, berrak ve oldukça hasistir: Aslında hepside İngiliz Fransisken düşünürü Ockhamlı William’ın (1285-1349) önerdiği çizgi doğrultusunda geliştirilmiştir. William (ki dindaşı Hıristiyanların zulmüne uğramıştı haliyle), “Ockham’ın Usturası” adını verdiği ilkeyi şöyle özetliyordu: Entia non sunt multiplicanda, yani “ varlıkları çoğaltmamalı” ya da kendi ifade biçimiyle “ gereksiz çokluktan kaçınmalı.” Bir başka deyişle, bir tanesinin yettiği yerde iki ya da daha çok şey kullanmayınız.

Johnson’un “çürütme”sine sempati duyarken arkadaşı Swift’in Berkeley’ye kapıyı açmayı şakayla karışık reddederek, nasıl olsa içinden kolayca geçip gideceğini söylemesi de bir başka örnektir.

Berkeley’in sevecenliği ve ruh güzelliği için dile getirilmiş samimi övgüler, felsefesini yıkmaya kararlı olduğu adama, John Locke’a gösterilmiş saygıyı kat kat aşar.
Berkeley, İrlanda’nın Kilkenny şehrinde doğdu. Dedesi, II. Charles’ın yeniden tahta çıkmasından sonra yerleşmişti oraya. 1700’de Dublin’deki Trinity College’a giren Berkeley, orada genellikle Locke’çu ilkelere dayanan bir öğrenim gördü. Ne de olsa 1688’deki devrimin ve hemen ardından “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Deneme” nin yayınlanması ile kısa sürede dünyaca üne kavuşmuştu Locke. Oysa Berkeley hiç de öyle hırslı değildi.

Berkeley 1713’te ilk kez İngiltere’ye gittiğinde başlıca eserlerini yayımlamıştı bile: Halen önem taşıyan, hatta kimilerine göre en önemli katkısı olan “An Essay Towards a New Theory of Vision (1709, Yeni Bir Görme Teorisine Doğru Bir Deneme), “Treatise Concerning the Principles of Human Knowledge “ (1713, İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine) ve madde ile ilgili görüşlerini daha inandırıcı olacağını umduğu bir tarzda yeniden formüle ederek yine aynı yıl yayımladığı “Three Dialogues Between Hylas and Philonous” ( Hylas ve Philonous Arasında üç konuşma). Başka pek çok filozof gibi o da, temel görüşlerini çok genç yaşta geliştirmişti. 1871 de ortaya çıkan yirmili yaşlarında yazdığı defterlerinde sonradan yazdığı eselerinin tohumları bulunabilir.

1728 ‘de evlenen Berkeley, 1734’te İrlanda’daki Cloyne’a piskopos olarak atandı. Evlendikten sonra, piskopos atanmasına kadar üç yıl süre ile Amerika’da, çoğunlukla Rhode Island’daki Newport’ta kaldı. Amacı, Bermuda’da bir üniversite kurarak farklı ırklardan papaz yetiştirmekti. Fakat Avam kamarası’nın bu proje için taahhüt ettiği para bir türlü gelmeyince 1732’de geri döndü. Newport’ta kendi yaptığı ev bugün halen özenle korunmaktadır. Columbia Üniversitesi’nin ilk rektörü olan Samuel Johnson adlı bir filozof onun doktrinlerine inanmış, bir gün “geçerlilik kazanacaklarına” kanaat getirmişti. Berkeley ömrünün kalan kısmını çoğunlukla cemaatindeki yoksullara papazlık hizmeti vererek ve çoğu hastalığa iyi geleceğine inandığı “katran suyu” nun faydalarını anlatmakla geçirdi. Bu amaçla yarı tıbbi yarı felsefi bir eser de yayımlamıştı (1744). Bugün çoğunlukla “Siris” adıyla bilinen bu çalışması, onunla ilgili en başarılı kısa kitabı yazan İngiliz filozof ve şair, G.J.Warnock tarafından “tuhaf kocakarı inançları ile resmi bilgilerin düzensiz karışımı” diye nitelenmişti.

Berkeley’in felsefesi genel olarak tanındı; fakat sağlığında İngiltere’de çok az kişinin dikkatini çekti. Özünde bu felsefe, eserleriyle olabilecek en büyük popülariteye erişme ustalığını gösteren Locke’un hakim görüşlerine dayalı çağdaş bilimsel görüşe bir tepki niteliği taşıyordu. Eğitimli insanların çoğunluğunun benimsediği kabule göre dünya, Tanrı’nın mekanik bir şekilde harekete geçirmiş olduğu atomlardan (zerrelerden) oluşmaktaydı. Maddenin birincil nitelikleri ağırlık, biçim, büyüklük ve hareket idi. Bunlar maddenin özünde, iç yapısında yer alıyordu. İkincil nitelikleri oluşturan tat, renk vb. ise maddeden değil, bizlerden kaynaklanıyordu.


Voltaire gibi Fransız aydınlanması mensuplarının hiçbir eleştiriye tabi tutmadan Locke’tan olduğu gibi aldığı bu kavramlar kısa zamanda genel kabul görür hale geldi. Berkeley ise bunlara saldırdı; bunları sağduyunun sağlam ürünü olarak görenlere de sağduyu temelinde saldırılar yöneltti. Ona göre (Newton’un ki de dahil olmak üzere) bu teoriler, olgusal olmayan birer “faydalı teori”ydi; nitekim bundan ibaret oldukları da ortaya çıkmıştır.


Berkeley’in vardığı sonuç, maddenin varlığının mümkün olmadığı idi. Bu inancını dayandırdığı temel de yine infaz denecek ölçüde ampirikti. Öyle ki en kararlı ampiristlerden Locke bile yapamazdı bu kadarını. Berkeley’in argümanları Hume’un kinden çok farklı, ama ona rakip olabilecek, edebi niteliği son derce yüksek bir düz yazı ile ifade edilmiştir.

Locke’un evreni motor ve makaralardan, yay ve çarklardan oluşmuş dev bir makine gibi gören o dehşet verici, tanrı kavramından yapısal olarak yoksun anlayışı çok itici geliyordu Berkeley’e. Kendisinin en ufak bir tutarsızlığa düşmeden “yaratılışın gözle görünür güzelliği” diye niteleyebildiği şeyin “sahte bir muhayyel pırıltı’dan ibaret olabileceği düşüncesi nefret uyandırıyordu onda.

Locke’un ruhunda sıkıntı, kafasında karışıklık yaratan soruna, yani nesnelere ilişkin gerçekliğin, algıdakinden kesin biçimde farklı olması gerektiği sorununa Berkeley’in getirdiği çözüm, nesnelerin varlığını reddetmekti. “önce bir toz kopardık” diyordu, şimdi de önümüzü görememekten şikayet ediyoruz.” Kimse Berkeley’in yanıldığını kanıtlayabilmiş değildi. Ama görüşleri de fazla benimsenmemişti elbette.

Berkeley kısaca şunu söylemeye çalışmaktadır: “var olmak” demek “algılamak” demektir, o kadar. Maddeyi başından atmakla her türlü güçlükten kurtulmuş oluyordu. Ama inandırıcı olmayı da bekleyemezdi. Hele de ellerindeki bütün servetin, bütün malların, bir idealar toplamından başka bir şey olmadığını insanlara kabul ettirmeyi bekleyemezdi. Berkeley’e göre gerçeklik, idealar aracılığı ile sonlu, fani varlıklarla iletişim kuran sonsuz ve ebedi bir Tanrı’nın varlığıdır. Locke’un gayet elverişli maddeci ilkeleri doğrultusunda yetişmiş bir mülk sahibine hiçbir şekilde çekici gelmez bu görüş.


Berkeley’in maddesizlik görüşü konusunda Katolik ilahiyatçı ve popüler yazar Ronald Knox’un kaleme aldığı çok bilinen bir nükteli şiir vardır:

Bir genç adam vardı, ona sorarsanız,
“Herhalde, bu ne garip iş böyle, derdi Tanrı,
Eğer şu ağacı bir görseydi,
Halen dururken orada
Kimseler yokken Boşlukta.”


Nüktedancı bir şiir, ama Berkeley’in düşüncesinin özünü fena halde ıskalamış. Konox’un şiirine hınzırca ve isabetli bir cevap yetiştirilmiştir hemen:

Saygıdeğer bayım,
Derim ki ne garip iştir böyle şaşırmanız,
Ben her daim bu Boşluk’tayım,
Zaten şu ağaç da
Durdukça duracaktır orada,
Zira hep üzerindedir gözlerim,
Hürmetlerimin kabulünü rica ederim.
Tanrınız


31 Ekim 2008 Cuma

john locke hayatı düşünceleri

JOHN LOCKE (1632-1704)

Bir İngiliz olan John Locke büyüklüğü tartışılmaz filozoflar içinde en çok değer verileni ve seçkin olanıdır. Önemli ölçüde etkisi olmuştur. Teknik olarak usta biri değildi Locke. Ancak olağanüstü bir kavrayışa sahipti. Düz bir üslubu vardı.

Locke'un Essay Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Denemeler) adlı eseri 1689 yılında yayımlandı, ama 1690 tarihini taşıyordu. 1689, Kral II. James'in “kansız devrim”le tahttan uzaklaştırıldığı yıldı.Locke'de devrimin ilkelerini tümüyle benimsemişti. Bu uğurda da uzun süre sessizce çalışmalarını yürütmüştü.

Yirmi yılı aşkın süreden beri yazdığı ve üzerinde değişiklikler yaptığı Deneme'yi sonunda yayına verdiğinde, bütün eksiklik ve kusurlarının tümüyle farkındaydı. Faciayla sonuçlanabilecek tekrarlardan ve tutarsızlıklardan oluşan metin, yazarının büyük filozof olaması nedeni ile bu acı sondan kurtuluyordu.

Spinoza ve Galileo'nun aksine, Locke çoğunlukla refah ve saadet içinde rahat bir yaşam sürdü. Düşünceleri, yaşadığı dönemde kabul görüp gelişti. Düşünsel zenginliğinin doruğunda olduğu yıllarda, İngiliz hükümetleri de köklü reformlar yapmaya koyulmuştu. Kralın yetkileri sistemli biçimd eazaltılıyor, dini düşüncede özgürlük gitgide yerleştiriliyordu. Otoriteryanizmin her biçimi yoğun ve aralıksız biçimde ateş altındaydı. Özellikle Bacon ve Hobbes, çok farklı biçimlerde de olsa bilimsel yöntemlerin önemini kabul ettirmişlerdi. Locke'la birlikte bilimsel ilerleme düşüncesi de gelişme gösterdi.

Locke haklı olarak felsefede Britanya ampirizm okulu diye bilinen okulun başını çeker. Britanya felsefesi bilgiye ancak sağduyuya dayalı deneyimle ulaşılabileceğini savunması açısından, Avrupa'daki akılcılıkla yollarını ayırmıştı. Hume'un daha da ileriye götürdüğü bu düşünce Locke tarafından Bacon ve Hobbes'un attığı temeller üzerine kesin biçimde yerleştirildi.

Serüvencilikten hiç hoşlanmayan, ömrü boyunca astımla didişen Locke, Somerset ilinde, iç savaşta I. Charles'a karşı savaşmış, kalın kafalı bir taşra avukatının oğlu olarak dünyaya geldi. İlk yayımladığı eser, Oliver Cromwell'e methiye biçiminde kötü bir şiirdi. Sonradan aynı ölçüde kötü aşk şiirleri de yazdı, ancak hiç evlenmedi. Oxford'a gitti ve orda öğretilen, üstelik önemini de iyice yitirmiş skolastik felsefeden nefret etti. Buna rağmen ortaçağ skolastik filozoflarının Aristotales'ten ürettiği “töz” düşüncesinden kurtaramayacaktı kendini. Locke için “töz”, “ne olduğunu bilmediği her şey” di.

1665'e gelindiğinde Locke, Oxford'a “ahlak felsefesi” öğretmeni olarak atanmıştı. Tıp alanında da bilgi edindi. Fazla deneyimi olmamasına rağmen Shaftesbury kontunun evinde hekim ve katip olarak görevlendirildi. Locke konta yapılan karmaşık bir karaciğer ameliyatına katıldı (1668). ameliyatı kendisi yapmadıysa da nezaret etti.

Diplomasi ve siyasette de belli bir rol oynayan Locke, II. James döneminin büyük bölümünü Hollanda'da sürgünde geçirdi. Çünkü Shaftesbury 1683'te karala ihanet suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştı. Büyük Britanya tahtına William of Orange (oranje prensi William) çıkınca Locke'da ülkeye döndü. Yeni yönetim onu önemsiz görevlerle ödüllendirdi. Locke eski sevgilisi Lady Masham'ın evinde öldü; artık başkasıyla evli olan Lady Masham, Lock'u himayesi altına almıştı. Öldüğü sırada başucunda Mezmurları okuyordu ona.

İngiliz ampirizminin babası olmanın yanısıra, Locke haklı olarak liberal demokrasinin de kurucularından biri sayılır. Amerikan anayasasında onun fikirlerine yer verildiğine kuşku yoktur. Her nekadar felsefesinden kaynaklansa da, siyasi fikirleri başka iki kitapta ifadesini bulmuştur: “Two Treatises on Goverment” (Devlet Yönetimi Üzerine İki İnceleme) ve “Letter on Toleration” (Tahammül üzerine Mektup).

“Deneme” adlı eseri ise dört kitaptan oluşur. Locke I. Kitapta Platoncu ve akılcı düşüncedeki doğuştan gelen idea(idea innatae) anlayışına saldırır. Bu anlayış Spinoza, Descartes ve Leibniz ile ilişkilendirilmiştir: İnsan zihninde der; üzerine gerçek doktrinleri inşa etmek üzere önceden mevcut,”doğa tarafından oraya konmuş” hiçbir şey yoktur. Doğduğu anda insan zihninin boş bir kağıt(tabula rasa) gibi olduğu şeklindeki meşhur tanımlaması buradan gelir. Demek ki Locke, insanların içlerinde herhengi bir “bilgi”yle dünyaya gelmiş olabileceği anlayışına dayanamıyordu.
II. kitapta, bütün idealarımızı deneyime (duyum ya da yansıtma, içgözlem deneyimine) dayandırabileceğimiz biçimindeki ampirist tezini geliştirir. Buradaki açıklamaları öyle karışıktır ki, ne demiş olabileceği üzerine tartışmalar halen sürmektedir.
III. Kitapta, dilin yapısına ilişkin bir açıklama sunmayı dener. İnsanın hertürlü bilgisinin öznel olmak durumunda olduğunu öne sürmek açısından Kant'ın habercisi olmuştur. Yani bizim işimiz gerçeklikle değil, zihnimizdeki gerçeklik ideasıyladır. Locke hiçbir şey bilmediğimiz şeylere “suskun bir tanımazlık” içind ekalmamızı önerir.
Bütün kitaplar içind een az doyurucu olanı , ama insanı en çok düşünceye sevk edeni IV. Kitaptır. Bu kitapta anlaşıldığı kadarıyla Locke, ampirik bir temelden hareketle akılcı bir sonuca varır.

Locke'un insan zihnine ilişkin açıklamlarının modern psikolojinin temelini oluşturduğuna kuşku yoktur. Locke Briyanya'da felsefeye muazzam miktarlarda sağduyu kazandırmıştır. Kendinden sonra gelen Kant'ın yaptığının aksine, Locke düşün alanındaki ampirizmini, samimi bir şekilde beslediği tanrı inancıyla bağdaştırmayı başaramamıştır ya da istememiştir.

Locke, bilimden epey bir safra attığı gibi, bir dereceye kadar özgürlüğün savunucusu olarak Pane ve tabi ki Thomas Jefferson gibi düşünürler esin vermiştir. Ona karşı gerçek bir korku ve hürmet besleyen Voltaire'in Locke için yazdığı ünlü saygı yazısını herhalde hak etmiştir:

“Ruhun serüvenlerini hikaye eden nice filozoflar çıkmıştır, oysa şimdi öyle bir bilge varki karşımızda, daha da mütevazı davranıp tarihini yazıyor ruhun. Nasıl ki mükemmel bir anatomi bilgini insan vucudunun mekanizmasını gözler üzerine sererse, Locke'da insanların gözü önünde aklı geliştirmiştir. Her noktada fiziğin tuttuğu meşalenin yardımıyla kimi zaman onun doğrulama cüretini gösterir, ama kimi zaman da ondan şüphe etme cüretini. Bilmediğimiz ne varsa tek bir kapsamlı tanım içinde toplamakyerine, bilmeyi arzu ettiklerimizi derece derece keşfe çıkar.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

DÜŞÜNEN İNSAN HAKKINDA DÜŞÜNCELER

Homeros’um ben antik Yunan’da. Troya Savaşı’nın bitmez tükenmez kılıç sesiyim havada çarpışan. Üzerinde orduların vuruştuğu, atların koşuştuğu, kimsenin bir daha hatırlamayacağı, cansız yere düşmüş basit bir savaşçıyım belki. Odysseus’um ben nice savaşlardan dönen, yüreğinde zaferin kıpırtısı hiç bitmeyen. Nice destanlara, şiirlere konu oldu serüvenlerim. Helen uğruna on yıl çarpıştım, gizledim sevda uğruna yaptıklarımı.

Bir zamanlar Konfüçyüs’tüm tarihin gizemli tünellerinde dolaşan. Uzun sakalımla gezindim bütün Çin’i, bıkmadan usanmadan anlattım erdemli insanı her gördüğüme. İktidar ve güç kavgalarının arasında hümanizmi fısıldadım tüm kulaklara.

Anadolu’da dünyaya getirmiş annem beni. Hipokrat’ım ben batıl düşüncelerinizi yerle bir eden. Halen bile adıma yemin eder hekimleriniz. Düşüncelerimle ışık tuttum size binlerce yıl önceden.

Gün gelir, bir öğlen vakti kadeh tokuştururum İskender’le. Benden aldığı güvenle büyür cesareti. Aristo’yum ben mantığınızdaki zincirleri kıran. Ben anlattım Marks’a diyalektiği Akademia’da ayaküstü.

Platon’um ben, şimdi okuduğunuz üniversitelerin ilkini kuran. Akademia’nın soğuk koridorlarında yazdım devletin dinamiklerini. Anlamadınız beni binlerce yıl sonra bile. Adımla anıldı yaşayamadığınız aşklarınız. Gizemine ve güzelliğine varamadığınızı görüyorum halen platonik aşkın. Bir gün astılar hocam Sokrates’i felsefeden aydınlıktan korkan, kendine devlet adamı diyen küçük insanlar. Yitirmedim ustama saygıyı ölürken bile.

Dünyayı geometri teoremlerimle uğraştıran Eukleides’im ben. Şekil verdim yaşantınıza paralel doğrularla. Öğretmeninizin tahtaya çizdiği bir üçgenim. Matematikten değil benden korkarsınız aslında. Sonsuz bir doğruyum geçmişten geleceğe çizilen.

Roma İmparatoru Augustus’u destanlara konu eden şair Vergilius’um ben. Sahtekar ve iki yüzlü bir imparatordan kahraman yarattım istemeden. Kartaca’da aşık ettim Aineias’ı Dido’ya. Dizelerimde sevdiler birbirlerini. Oturup onları izledim satırlar arasında.

Kopernik’im ben güneş sistemini teoriye bağlayan. Karanlıkta yürürlerken yollarını aydınlattım düşüncelerimle Galileo’nun, Kepler’in, Bruno’nun. Gökyüzünde parıldayan bir yıldızım ben ışığı engizisyon karanlıklarında gezinen.

Montaigne’im ben yaşam üzerine düşsel gezintiler yapan. Yazdıklarım yükseldikçe, büyüdükçe küçülttüm kendimi kelimeler karşısında. Unutmayın; “istediğiniz kadar yüksek sırıkların üzerine çıksanız da yine kendi bacaklarınızla yürüyeceksiniz. Dünyanın en yüksek tahtına da çıksanız yine kendi kıçınızla oturacaksınız.”

Zırhını ve kılcını kuşanmış Cervantes’im ben. Don Kişot’la yürüdüm üzerine yel değirmenlerinin. Atım Rosinente kadar yoktur aklı “yüksek tabakanın” görgü dolu beylerinin, bayanlarının. Köylü Sancho Panza’da buldum gerçek dostluğu. Cesaretiniz yok benim kadar görüyorum, başınızı döndüren yel değirmenlerinin üzerine yürümek için.

Merkezine yerleştirdim dünyayı güneş sisteminin. Kepler’im ben, çıraklık ettim bilim adına ne varsa. Beyinlerinizdeki karanlık dehlizleri doldurdum, düşüncelerimle. Camdaki buğuyu siler gibi sildim gözlerinizdeki perdeyi. Her şeye rağmen bilime inandım.

Ulu mahşer olur divan kurulur. Suçlu suçsuz gelir anda derilir. Piri olmayanlar anda bilinir. Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan. Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz. O da bizim ulumuzdur pirimiz. Hakka teslim olsun garip canımız. Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan. Pir Sultan Abdalım gülüm dermişler. Şu şirin canıma nasıl kıymışlar. İsteyene dünya malın vermişler. Sensiz dünya malın neylerim dostum.

Bilimsel düşünce de yöntemler üzerine çalıştım. Günlük yaşantınızdaki kargaşanın ve gereksiz özentilerinizin sizi bilimden uzaklaştırdığını görüyorum, şimdi olmasam da yanınızda. Bacon’ım ben tümdengeldim, tümevarırım.

Teleskopumla izledim evrendeki doğru bildiğiniz yanlışları. Bilim olmadan insan karanlık bir labirentte dolaşır durur. Galileo’yum ben inkara zorladığınız teorilerin kuramcısı. Bıkmadan usanmadan uğraştınız arkadaşlarım ve benle. Dünya yuvarlak demesem de ne kaybeder dünya şeklinden. Dünya sizi değil bizi hatırlayacak oysa.

Bazen dövüştüm bazen savaştım. Çarpıştım yabancı bayraklar altında. Bazen bacaksızları yola getirdim. Ama hep dolaştım durdum kırlarda. Bazen günlerce bazen yıllarca. Sürdüm beyaz atımı dörtnala. Nerede bir boğuşma olduysa dövüştük birlikte cesurca. Yeşil fundalıklar içinde çürüyüp gitmeden, artık zamanıdır küheylanım. Onurumuzla ölmenin. Bertolt Brecht’im ben dünyayı halk tiyatrosuna çevirmek isteyen.

Özgür düşünceyi savundum, korksam da Bruno’yu saran alevlerden. Şüpheciydim doğadaki kavramlara karşı. İnsanı araştırmaya iten şüphe değil midir? Her şey doğada karşıtıyla vardır mutlaka. Ve karşıtını yaratır her eylem. “düşünüyorum, öyleyse varım” dedim, yüzlerce yıl sonra bilen varım. Descartes’im ben var olmaya da devam edeceğim. Ya siz? Yok olmak için bütün çabanız.

Gezdim durdum insanların arasında. Yaşamla olan çelişkilerini gözlemledim ellerindeki izlerde. Onların hikayelerini, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların hikayelerini anlatım durdum. Demir bir ökçeye sıkıştırılmış insanlığı diriltmek oldu tek çabam. Jack London’ım ben “demir yolu serserileri” inden biri.

Her şey hareket halindeki maddeyle açıklanır, tek içsel gerçeklik harekettir dedim yüz yıllar önce. Düşünce ve tutkularımızın kaynağı hareket halindeki maddedir aslında. Bencil ve mekanik doğanızı eleştirdim, hükümranlığa boyun eğmeyin diye. Görüyorum ki esir olmuşsunuz gittikçe sizi yöneten su canavarına. Thomas Hobbes’um ben psikolojinizin iç gözlemcisi.

Duygularıyla yargılamaya alışkın olanlar akıl yürütme sürecini anlamaz, çünkü ilk bakışta görür onlar ve ilke arama alışkanlıkları yoktur. Diğerleri, yani ilkelere göre akıl yürütmeye alışkın olanlar ise tersine duygu meselelerinden hiç anlamazlar, bunlar hep ilkelere bakar ve ilk bakışta göremezler. Blaise Pascal’ım ben yüreğin mantığı ile aklın mantığını çarpıştıran.

Bir bireye öylesine bakarken, ondan ister psikolojik terimlerle söz ediyor olalım ister fiziksel terimlerle, onu tek bir birey olarak düşünürüz. Fiziksel bir olay zihinsel terimlerle açıklanabileceği gibi, zihinsel bir olay da fiziksel terimlerle açıklanabilir. Spinoza’yım ben; İnsan kendi duygularına tutsak oldu mu, kendi kendinin efendisi değildir artık, tarihin insafına kalmıştır. Felsefe tarihindeki yerimi aldım ben, siz düşünün gerisini.

Dünya beni nasıl görüyor, bilemeyeceğim; ama ben kendimi, deniz kıyısında oynayan bir çocuk olarak görebiliyorum ancak. Gerçeğin okyanusu, bütün o keşfedilmemiş enginliği ile önünde uzanırken, arada bir yüzeyi diğerlerinde daha pürüzsüz bir çakıltaşı, yahut sıradan deniz kabuklarından daha gösterişli bir kabuk buldum diye sevinen bir çocuk. Isaac Newton’ım ben kütlenizin çekim kuvvetini bulan

ORFEUS VE EURIDICE MİTOLOJİK HİKAYE

ORFEUS VE EURIDICE:

Yunan mitolojisinde romantik bir serüvenin kahramanı olan Orfeus, Trakya Kralı Oeagre’nin Kalliope adlı (insanların güzel konuşma, merhamet duyma ve inandırma güçlerini yöneten) ilham perisinden olan oğludur. Başka bir rivayete göre de Orfeus, Apollo’nun Klio adlı(insanların şiir ile tarihe olan ilgilerini yöneten) ilham perisinden dünyaya gelen oğludur. Argonautlar seferine de katılan Orfeus’a Apollon günün birinde bir lir verir. Orfeus lir çaldıkça bütün doğa kendinden geçer, vahşi hayvanlar kulak kesilir, ağaçlar, kayalar müziğin büyüsü ile yürümeye başlar. Orfeus, Euridice isimli sevgilisiyle evlendiği gün, Euridice’yi bir yılan sokup öldürür. Bu korkunç durum karşısında Orfeus karısını bulmak için yer altı ülkesine kadar gitmeyi göze alır. Müziğinin olağanüstü büyüsüne başta tanrılar tanrısı Zeus ve hatta ölüler ülkesinin merhametsiz tanrıçası Persefon bile hayran kalır. Orfeus’a acıyan tanrılar, Euridice’yi bir şartla geri vermeyi Orfeus’a vaat ederler. Bu şarta göre; Orfeus’un ölüler ülkesinden çıkıncaya kadar Euridice’nin yüzüne bakmaması gereklidir. Ancak Orfeus yolda dayanamaz ve Euridice’nin gelip gelmediğini anlamak için arkasına bakar ve bakınca da Euridice tekrar geri alınır. Yeryüzüne eli boş dönen Orfeus bütün kadınlardan nefret eder ve bir rivayete göre de Bakantlar tarafından parçalanarak ölür. Çektiği özlemin ateşini bir türlü dindiremeyen Orfeus’un kendine hakim olamayıp merakına yenilmesi her şeyin sonu olur ve böylece güçleri kendinde toplayabilmenin, kendine hakim olmaktan geçtiği gerçeği bu konunun merkezinde yer alır.

VERGILIUS

VERGILIUS ( MÖ 70-19)

Publius Vergilius Maro, Etrüsk kökenli bir toprak sahibinin oğlu olarak Mantova’da dünyaya geldi. Ailesinin ne ile uğraştığı konusunda birkaç görüş vardır. Bir iddiaya göre “çömlekçilik” başka bir iddiaya göre de “ulaklık” yapıyorlardı. Vergilius büyüyünce iri yapılı taşralı bir adam görünümüne bürünmüştü. Kanlı basur, mide ülseri ve baş ağrıları gibi kronik hastalıkları vardı. İyi bir eğitim aldı, Roma’da en iyi öğretmenlerden retorik(hitabet sanatı) öğrendi. İskenderiyeli bir şair olarak edebiyat çevrelerine girdi. Romalılar’ın hedefi teknik yetkinlik kazanmaktı, “sanat için sanat” yapmaktı yani. Ancak bir yandan da Latince şiirin, Yunanca şiir kadar iyi olabileceğini gösterme gibi istekleri vardı. En kötü eserlerinde bile özen ve incelikten esintiler vardır.

Çok geçmeden bir meslekte yetkinleşme düşüncesini bir yana bırakan Vergilius, MÖ 49’da (Julius Caesar ile Pompeius arasında) iç savaş başlayınca Napoli’ye çekilerek bilge Siron’un gözetiminde Epikirosçu felsefeyi öğrenmeye koyuldu (siron villasını daha sonra vergilius’a bırakacaktı). Julius Caesar suikastini izleyen yıllarda Augustus, iktidarı ele geçirmeyi başardı.

Burada İmparator Augustus ‘tan kısaca bahsetmek gerekiyor. İmparatorluk dönemi Roması’nın cumhuriyetçi mimarı dikkate değer sanatsal eğilimler taşımaktaydı. Bütün fetihlerini Roma’nın iyiliği için yaptığını belirtir. Tuğladan yapma bir Roma şehri bulduğunu ve geriye ise mermerden bir şehir bıraktığını belirterek övünür. Augustus katı ahlaki reformlarıyla tam bir kurnazlık, hilekarlık ve ikiyüzlülük ustası olarak tanımlanırdı.

Vergilius’un şiirsel başarısıyla özünde gerici olan Augustus’un böyle yakından ilişkili olması ve kesişmesi bir talihsizlik olarak ifade edilebilir. Tanışmalarından kısa bir süre sonra çok geçmeden hükümdar ile Vergilius arasında büyük bir Roma destanının konusu üzerinde görüşmeler başladı. Destanın kahramanı Roma olacaktı. Augustus’a göre Roma demek kendisi demekti zaten. Dolayısıyla destan aslında kendisi ile ilgili olacaktı. Vergilius’un bu konudaki düşünceleri bilinmemekte ancak ölüm döşeğindeyken şiirinin yakılmasını istemesi bu işi pek gönülden yapmamış olduğunu gösterir.

Vegilius daha önce yazdığı iki şiir dizisiyle zaten üne kavuşmuştu. Bucolica ya da Eclogae (Sığırtmaç Türküleri) ve Georgica (Tarım Üzerine) bunların ilki on şiirden oluşan bir dizidir. Georgica çiftlik hayatı üzerine dört bölümlük uzun bir şiirdir. Kentli bir adamın kırsal hayata sofistike bakışını anlatır.

MÖ 31’de Augustus eski müttefiki Marcus Antonius’a karşı Actium savaşını kazandı. Böylece iki yıl içinde önünde pek bir engel kalmadı. Roma’nın en iyi şairinin, onun hükmü altındaki Roma’nın şanını yazması gerektiği düşüncesi de buradan çıktı. Augustus edebi bir takım çalışmaları olsa da bunu beceremeyeceğini biliyordu. Vergilius’a baskı yaptı. Vergilius bu konuda ne kadar hırslı olsa da durumdan hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Zamanla ortaya çıkan ve Vergilius’un Augustus’a göstermekten kaçındığı “Aeneas “ adlı eser, şair Propertius tarafından Homeros’un İlyadası’ndan daha büyük olarak tanımlanmıştı bile.

Vergilius MÖ 23 yılında ikinci ve dördüncü kitapları Augustus’a kendisi okudu. MÖ 19 yılında ise üç yıl sürmesi planlanan bir Yunanistan ve Asya gezisine çıktı. Gezi için şiirlerindeki son pürüzleri gidereceğini gerekçe gösterdi. Amacı uzaklaşmaktı. Zaten o tarihten sonra da kendisini felsefeye verdi. Yunanistan’a vardığında Megara kentinde Augustus ile bulştu. Onun isteği üzerine birlikte İtalya’ya dönmeye ikna oldu. Fakat daha Yunanistan’dayken ağır bir şekilde hastalandı. Brundisium’a (birindisi) vardıklarında öldü. bu arada, mirasından sorumlu olan Varius’a şiiri imha etmesi için talimat vermişti. Anlaşılan Aeneas’ta kabullenemediği kendisine ait muhteşem dizeler değildi. Kendisine ait olmayan; korku,sahtekarlık, çıkar ilişkileri ve bağımsızlıktan yoksunluk gibi duygulardı. Augustus ölüm döşeğinde dile getirilmiş bu isteği dikkate almama emrini Varius’a vererek şiiri yayımlatır.

Çok geçmeden Aeneas bir klasik haline gelir. Dante’de “İlahi Komedya’da” onu bir kahraman seviyesine çıkardı. “Aeneas’ın “ ilk bölümüyle bir “Odysseia” ikinci bölümüyle de bir “İlyada” olduğu, daha Vergilius’un sağlığında anlaşılmıştı. Aeneas adlı eserde Troyalı Aineias’ın Kartaca’ya varması sonra geriye dönüşler ile Troya’nın yağmalanması anlatılır.ardında şiirin en ünlü bölümü gelir: Aienias’ın Kartaca’da Dido ile yaşadığı aşk, onu acımasızca terk edişi ve Dido’nun Aineias’a aşkından kendi canına kıymadan önce ona beddua edişi anlatılır. Ardından da Aineias, cehennem bölgelerine iner.

Şiirin ikinci yarısında ise Augustus’a incelikle işlenmiş övgüler yer alır. Çok özenli bir anlatımla da imparator Aineias ile ilişkilendirilir. Bu bölüm, Troyalılar ile Latinler arasındaki savaşlara ayrılmıştır. Latinlerin komutanı Turnus, Homeros’un Akhilleus’una benzetilmiştir.

Kısaca Vergilius, Augustus’un istediği temayı müthiş bir şekilde anlatmıştır. Acaba cesaret etmiş olsaydı Augustus için nasıl bir şiir yazmak isterdi ?

THOMAS HOBBES

THOMAS HOBBES

İngiliz siyaset ve ahlak felsefesinin kurucusu Thomas Hobbes, çok uzun(1588-1679) yaşamış ve hemen her konuda eser vermiştir. Sadece felsefe alanında değil, din, matematik, mantık, psikoloji, dil ve optik alanlarında da. Cromwell Cumhuriyeti döneminde Paris’te yaşarken, kendisi gibi orada sürgün olan ve sonradan II. Charles olarak tahta çıkan çocuğa özel öğretmenlik yapmıştı (1646). Çağının neredeyse bütün düşünce adamlarını tanıyor, onlarla mektuplaşıyordu. Galileo, Descartes, Bacon gibi başlıcaları en çok borçlandıkları arasındadır. Düzyazı eser verme bakımından üretkenlikte hiçbir filozof onu geçememiştir desek pek de yanılmayız. Hatta şair yönü de vardı Thomas Hobbes’un; hayata yalnız bir filozof ve psikologun gözüyle değil, bu alanda pek başarılı olamasa da, ironik bir şairin gözüyle bakıyordu aynı zamanda.

Onun en ünlü eseri ve dünya edebiyatının en tartışmasız klasiklerinden biri olan “Leviathan” çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. İspanyol armadası yaklaşıyor diye korkuya kapılan annesinin erken doğum yapması yüzünden prematüre doğan Thomas Hobbes, bunu gerekçe göstererek kendini korkak biri gibi sunsa da, yazıları aslında çok cüretkar ve yiğitçedir. Bazı eserlerine yayın yasağı konan bir ateist olarak tanınmıştır. Thomas Hobbes kime saldıracağını çok iyi biliyordu. Nitekim kralların ilahi hakkını tanımadığı için kralın taraftarlarına, Püritenlere, özellikle Katoliklere ve hangi saftan olursa olsun bütün ahlakçılara saldırdı. Yalnızca eserlerinin değil, kendisinin de yakılmasını isteyen pek çok kimse vardı. Thomas Hobbes’u anlamamızı sağlayacak kilit nokta, Galileo’dan öğrendiği tümdengelim yöntemine tutkuyla bağlı kalmakla birlikte, kışkırtıcılık yeteneğinin tamamen farkında bir ironi üstadı da olmasıydı.

Thomas Hobbes, İngiltere’nin batı illerinden Gloucestershire ile Wiltshire arasındaki sınırda yer alan Malmesbury’de doğdu. Babası kimseyi umursamayan, kumara düşkün, fevri tabiatlı bir köy papazıydı ve bir başka papazı dövünce ortadan kaybolmak zorunda kalmıştı. Oxford’daki parlak kariyerinin ardından Thomas Hobbes, hayatının tamamen değilse de büyük bölümünü Devonshire ailesinin hizmetinde geçirdi. Charles’ın özel öğretmeni ve refakatçisi olarak kara Avrupası’na gittikten sonra Machiavelli’yi tanıdığı gibi, oradaki son düşünce akımlarını da öğrendi. Gerçi Francis Bacon’ın tümevarım yöntemini benimsemiyordu ama, Bacon’la kişisel ahbaplığı sayesinde Aristoteles’e dayanan skolastisizmi ve o dönemdeki aşırı soyut akıl yürütme yöntemini kesin biçimde reddebildi. Bacon’ın, sözcüklerin anlamsız ve içi boş bir şekilde kullanılmasına ilişkin “çarşı İdolleri” kavramından da etkilendiği açıktır. Dinin kendisinden hazzetmediğini düşünmek için bir neden olmasa da uygulanış biçimine büyük bir tepki duyduğu doğrudur.

“insanın gizli düşüncelerinde her şeye yer vardır; mukaddes, müstehcen, tehlikeli, hafif olabilir bunlar, hem de utanç ve suçluluk olmadan” derken, filozof olmaktan çok şairdi. Ama sadece bir filozof ve siyaset teorisyeni olarak değerlendirildi. Asla yeterince anlaşılamamış olan, onun meşru sınırlar içinde olabileceği ölçüde dünyaya ilişkin kesin biçimde bilimsel olan araştırmalara bilimsel bir açıklama ortaya koymak istemesiydi. Çağının dini uygulamalarını gerçekle ilgili bir şey değil de bir hukuk sistemi olarak görüyordu. Öte yandan Tanrı’nın Eyüb Peygamber’e sorduğu şu soru da pek hoşuna giderdi: “Ben yeryüzünün temellerini atarken nerdeydin?”

psikolojiyi iç gözleme başvurarak açıklamıştır: “ kişi düşünür, fikir yürütür, akıl yürütür, ümit eder, korku duyarken vb. kendi içine bakıp da ne yapmakta olduğu ve bunu neye göre yapmakta olduğu üzerinde dikkatle durursa, benzer durumlarda diğer bütün insanların düşüncelerinin ve ihtiraslarının neye benzediğine dair bir sonuca varacak, bunları da bilecektir.”

Thomas Hobbes “leviathan” dışında, Latince kaleme alınmış felsefi üçleme (1651-Devlet ile Toplumun Felsefi Temelleri-Philosophical Rudiments of Goverment and Society) ile Latince ve İngilizce otobiyografiler gibi başka önemli eserler de verdi. İngilizce eserleri on bir cilt kadardır. Latince yazdıkları ise beş.

Leviathan’ın amacı, insanın birey olarak rahata, güvenliğe ve huzura kavuşmasının bedelini anlatmaktır (Kitabı Mukaddes, Eyub Kitabı, Bab 41’de”Levyatan” adıyla geçen su canavarıdır bu ve Hobbes’un tezindeki hükümran devletin dehşet salan gücü için bir metafor olarak kullanılmıştır). Galileo’nun fiziksel evrenin keşfinde tümdengelim yönteminden yararlanmasından esinlenen Hobbes, insan faliyetlerini de aynı kesinlikteki tabirlerle tahlil etme peşindeydi. ( Hatırlatma; tümdengelim yöntemi doğru öncüllerden tartışma götürmez sonuçlar çıkarılmasını içerir; tümevarım yöntemi ise yalnızca olabilirliklerle ilgilidir.) Thomas Hobbes’un inancına göre her şey “ hareket halindeki madde”yle açıklanabilirdi. tek bir şey gerçektir” diye yazıyordu: “Fakat o da bizim yanlışlıkla bir şey olduğunu iddia ettiğimiz şeylerin temelini oluşturur. Tek içsel gerçeklik…harekettir.”

Tıpkı Spinoza’nınki gibi Hobbes’un evreni de maddidir. Düşünce ve tutkularımızın hepsi hareket halindeki maddeden kaynaklanır. Der ki, insanlar toplu halde yaşayan karıncalara ya da arılara benzemez; onların tersine rekabet eder ve “akıl”larını kullanırlar. Karıncalar ve arılar doğaları gereği birbiriyle uyuşur; insanlar ise ancak yapay olarak uyuşabilir.

Bu dünyada en büyük mutluluk, diğer bütün şartların eşit olması koşuluyla, karamsarların mutluluğudur. Hobbes kendi durumunu tarif etmekten keyif almaktadır aslında. Bu durumdaki insanlar, ölümden korktukları ve güvenlik istedikleri için bir hükümdara mutlak iktidar vermeye razı olurlar. Belki de kendi tarzı ile Hobbes, bu kadar bencil ve mekanik olduğu için insan doğasını eleştirmekteydi. Leviathan adlı eserinin bir bölüminde şöyle yazmıştır:

“Periler, hangi dükkanda ya da tezgahta dürdüler bu defteri, bir türlü bulamadı kocakarılar. Fakat gayet iyi bilinir ki Papazlar’ın Tezgahı, Üniversitelerdir ve buralardaki bilgi dalları da Papalık makamından kaynaklanır. Denir ki Periler bir insandan hoşnut kalmadıklarında, onu cezalandırmak için cinlerini salarlarmış üstüne. Kilise de bir sivil devletten hoşnut kalmadı mı kendi cinlerini yaratır. Hurafedir bu, meczup rahiplerdir. Fitne vaazları vererek hükümdarlarının ayağını kaydırırlar; kimi zaman da vaatlerle meczup edilmiş bir hükümdar, bir diğerinin ayağını kaydırır.”



PLATON VE DÜŞÜNCELERİ

PLATON (MÖ ykş. 429-347 )

Felsefe denildiğinde akla gelen ilk isimdir desek yanılmayız. Eflatun olarak da bilinir. Sokrates’in öğrencisi Aristoteles’in ise hocasıdır. Gerçek adı Aristokles olmasına rağmen geniş omuzları ve atletik vücut yapısından dolayı kendisine Platon denildi. Platon kelimesi Yunanca’da “geniş göğüslü” anlamına gelmektedir. Modern tarihin filozoflarından Alfred Noth Whitehead’in öne sürdüğüne göre Platondan sonraki felsefe “onun eserlerine yazılmış bir dizi dipnot”tan ibarettir. Tam doğru olmasa bile felsefe kronolojisi düşünüldüğünde iddaya tamamen karşı çıkmak da mümkün olmuyor.

Hocası Sokrates’in düşünceleri Platon’un düşüncelerinin kaynağı olarak görülse de, evrensel anlamda ilk rasyonel (akılcı, mantığa dayanan) filozof sayılmasıyla ondan önce gelir Platon. Platon kendinden önce gelen Thales, Parmenides ve özellikle Herakleitos gibi filozoflardan çok şey öğrenmişti.

Platon’un en büyük eseri ve bu güne kadar da etkisini devam ettiren Politeia’dır(Devlet). Platon’un Devlet adlı eserinin yazılış tarihi tam olarak bilinememektedir. Araştırmacıların tahmini MÖ 380-370 tarihleri arasını işaret etmektedir. Sonuçta eseri Platon’un hayatının orta dönemi ile ilişkilendirmek doğru olacaktır. MÖ 404’te Atina’yı yöneten Tiranlıları sert şekilde eleştirmiş ve hepsini fikirleriyle toptan mahkum etmişti. Hocası ve ölene kadar yanından ayrılmadığı yaşlı dostu Sokrates, “dine hürmetsizlik” ve “gençlerin ahlakını bozma” (oysa içinde bulundukları cehaleti göstererek aydınlatmıştı onları) gibi suçlamalarla yönetim tarafından 399’da idam edilince, Platon’un devlet konusundaki hayal kırıklığı gittikçe derinleşti. Kendisi gibi hayal kırıklığına uğramış Sokrates’i desteklemiş başka öfkeli insanlarla birlikte İtalya ile Sicilya’ya gitti; yaklaşık 385’te, yaşı 45’e gelince, sonradan Akademia adını alacak olan okulda dersler vermeye başladı. Atina’nın etkilerinde, Akademos adındaki kahramandan(kelime yi de buradan türetmiştir) dolayı kutsal niteliği olan bir korunaktı burası. Dünyanın ilk üniversitesi de bu Akademia dır.

Platon’un Devlet adlı eserinin tarihsel zeminine II.Dionysios ile Kallipos’un arasındaki siyasi çekişmeden ortaya çıkan devlet ve toplum üzerine tezler oturtulmuştur. Acaba Platon devlet çıkarları uğuna bireyi bastırmış olmanın sorumluluğunu taşımış mıdır ? Devlet gerçekte açık toplumun düşmanı mıdır? Günümüzdeki devlet toplum ilişkilerine baktığımızda bile sanki tez doğru gibi. Platon’a göre kolektif olan, yani bir bütün olarak halk,devlet, kendi çıkarlarını kollama güdüsüyle hareket eden salt bireyden daha önemlidir. Öğrencisi Aristoteles, bu teze katılmamış, bir topluluğun mutluluğunu, üyelerinin mutluluğundan ayrı düşünmenin anlamsız olacağını belirtmiştir.

Platon’un mağara teorisini burada açmak gerekiyor. Platon’a göre gerçek yaşadığımız hayat değildir. Biz sadece gerçeğin yansımasıyız. Bunu da şöyle açıklar: “Bir mağarada yaşayan insanları getirin gözünüzün önüne, bunlar zincirle bağlanmış sırtları mağaranın girişine dönük olsun. Tam arkalarında da bir ateş yanıyor. Mağaranın dışından geçenlerin gölgeleri ateşin ışığının etkisiyle, sırtı girişe dönük oturanların başları üzerinden geçip onların baktığı duvara yansıyor. Bu gölgeler mağarada yaşayan bizler için (kastedilen içinde yaşadığımız dünya, bulunduğumuz durum) gerçekliğin görüntüsüdür. Şeyleri gerçekten oldukları gibi görebilmek için acıyı ve şoku yaşayıp mağaradan kurtulmak gerekiyor. Üstelik mağaraya geri döndüğümüzde de herkes yüzümüze gülecek ve kimse anlattıklarımıza inanmayacaktır.” Bu örnekle Platon gerçekten nesnel standartlar olduğunu ileri sürmektedir. Sözgelimi tam anlamıyla gerçek bir daire yoktur. Sadece zihinde yaratılan, kurgulanan kusursuz bir daire vardır. Yani dairenin düşüncesi kavramı, “daire idea’sı” vardır.

Bu kuramla ortaya çıkan sonuç platonik aşkı da açıklamış oluyor. Platonik aşk adından da anlaşılacağı gibi Platon’un adından geliyor. Platona göre aşk gerçek sevgidir. Fiziksel doyum içermez. Yani ilişkide olunan kişiyle gezmek, dolaşmak, edebiyattan, sanattan, müzikten vb konulardan sohbet etmektir. Bu tip aşkta mağara örneğinde çıkan sonuç üzerine her şey düşüncede idea da yaşanır, gerçekten fiziksel bir aşk yaşanmaz. Platonik aşk herkesin yanlış bildiği karşılıksız bir aşk olarak ifade edilemez. Karşılığı vardır ve kişiler bunu düşüncelerinde yaşarlar, fiziken yaşamazlar. Demek ki en azından platonik aşklar oldukça Platon yok olmayacak ve düşüncelerini şimdi olduğu gibi gelecekte de devam ettirecektir.


Popüler Yayınlar